Devletle millet ne zaman yarışsa...
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Devletle millet ne zaman yarışsa...

Diyalektik işliyor; yeni bir sentez adım adım kendini inşa ediyor. Politikanın hayatı yeniden duraksattığı bir zamanda ortaya çıkan sentezin adı Ekrem İmamoğlu gibi görünüyor

Devletle millet ne zaman yarışsa...

Hayat ve politika; çoğu zaman birbiriyle çatışan ve bu çatışmayla geniş kitlelerin yaşamını etkileyen iki olgu. Bazen umutsuzluğa yol açıyor bu kesişme. Çünkü politika, hep ileriye aktığı öngörülen hayatı duraksattığı, engellediği hatta tersine çevirdiği algısını da doğurabiliyor. Tıpkı gürül gürül akan bir suyun önünün kesilmesi gibi. Gerçi hayat da öyle gürül gürül akmıyor tabii; birçok dinamikle sarsılıyor, yönü değişiyor. Algılarımız da buna göre yeniden şekilleniyor. Bunda politik hareketleri sürükleyen öncülerin rolü elbette çok önemli. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, bugünlerde olduğu gibi...

1970'lerdeki Bülent Ecevit rüzgârını hatırlayın. Politikanın hayatı duraksattığı bir anda aradan sıyrılıp "ben varım, bu durumu değiştireceğim, yeniden akışı sağlayacağım" diyebilmiş bir politikacı o. Başarıp başaramadığı ayrı bir tartışma konusu; bizi ilgilendiren politik bir imge olarak toplumun beklentisiyle örtüşmüş olması. 1970'ler, İkinci Dünya Savaşı'nı çocuk olarak yaşamış, yoksulluğu derinlemesine hissetmiş, daha iyi bir hayatı hiç değilse çocukları için isteyen geniş kitlelerin seçmen olduğu dönemdir. O iyi okullarda okuyamamıştı, evladı okusun, iyi bir mesleği olsun istiyordu. Yama üstüne yama yapmıştı annesi giysilerine; kendi çocukları iyi giyinsin istiyordu. Kasabasına kısılıp kalmıştı; evladı yabancı dil bilsin, dünyayı tanısın istiyordu. Mutlu bir evliliği olsun, eşi (kadın ya da erkek fark etmez) yanı başında eşitçe dursun istiyordu; mürüvvet görmek buydu. Bülent Ecevit, uygar bir kişi olarak bütün bunları simgeliyordu seçmenin gözünde. Süleyman Demirel "Çoban Sülü"ydü; çobanlıktan kurtulmak isteyen halktaki yansıması elbette çok da olumlu olmayacaktı.

Halkın beklentilerini simgeleyen Karaoğlan, Ecevit imgesinin CHP'nin halkla buluşmasında da etkisi büyüktür kanımca. Tek parti döneminin tatsız anıları, büyük savaşın getirdiği yoklukla birleşmişti ve parti ağır bir sosyolojik bagajla ilerlemeye çalışıyordu. Doğru ya da yanlış, "halkı bir avuç buğdaya muhtaç etti" denilen partinin başında "hakça düzen" diyen, "toprak işleyenin su kullananın" diyen bir lider, geçmişi unutturmuş ve beklenmedik oy yüzdelerine ulaşmıştı.

Hayat aktı. Seçmenler değişti. Algılar dönüştü. Dünya ve Türkiye bambaşka bir mecrada yeniden şekillendi. Şimdi Ekrem İmamoğlu imgesi yükseliyor. Tıpkı 1994'te, beklenmedik şekilde (ya da açık açık bekleniyordu) siyaset sahnesinde parlayan Recep Tayyip Erdoğan gibi. Onun yargılanıp belediye başkanlığından düşürüldüğü günü düşünün: Saraçhane tıklım tıklımdı. Bütün Türkiye'de de "Olur mu canım, adam çalışıyordu, bir şiir okudu diye bu yapılır mı!" inancı dalga dalga yayılıyordu. Erdoğan, yolsuzluklarla çalkalanan, yönetimsizlikle bunalmış, terörle sindirilmiş bir toplumun karşısına temiz ve dürüst siyasetçi imgesiyle çıkıyordu. Devlet önüne set çekmişti ama millete güveniyordu ki "Bu şarkı burada bitmez" diye seslenmişti kalabalığa. 12 Eylül’ün temizlediği yollardan yürümesi de işini kolaylaştırıyordu.

AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB ve demokrasi perspektifini önüne koyduğunu söyleyerek iktidara geldi. Ancak siyasal tarihimizin geçmişiyle barışık değildi, bunu hiç saklamadı; zaman içinde ülkeye farklı bir gelecek inşa etmeye çalıştı. İktidar, sadece sermayeyi dönüştürme, sivil toplum örgütlerini etkisizleştirme adımlarıyla yetinmedi, kendine göre nesiller yetiştirmek için de çok çabaladı. Başarabildiler mi? Hayır. Hayat kendi bildiğince akmaya devam ediyor, yarım asırdır belirledikleri okul müfredatından geçen gençler üniversitelerde bambaşka şeyler talep ediyor.

Mahir Polat'ın belirttiği gibi milyonların tek kimliği yoksulluk olmuşken, adil ve temiz bir hayat insanların önüne konamamışken, gençler geleceğin alacakaranlığını daha okul sıralarında hissediyorken hayatla politikanın bir noktada çatışması kaçınılmazdı. Diyalektik işliyor; yeni bir sentez adım adım kendini inşa ediyor. Politikanın hayatı yeniden duraksattığı bir zamanda ortaya çıkan sentezin adı Ekrem İmamoğlu gibi görünüyor. Cumhuriyetle ve geçmişimizle barışık, mazbut Anadolu insanına atfedilen değerlere saygılı ama çağdaş, makamına dualarla oturacak kadar inançlı ama laik, ısrarcı ama kavgacı değil, kucaklayıcı, öfkeli değil güleryüzlü... Gündelik davranışlardan politik konumlamasına değin birçok örnek bulunabilir. Yeni yüzyılın genç seçmeni de, yaş yaşamış, çok şey görmüş emekli de, bunalmış kamu çalışanı da, toprağına hüzünle bakan çiftçi de; kısaca herkes başka bir hikâye istiyor artık. İmamoğlu o isteneni verebilir mi bilemeyiz ama en azından buna aday ve heyecan veriyor insanlara.

Yerel seçimlerinin hemen ardından CHP Genel Başkanı Özür Özel'in bir demeci vardı; o hengâmede unutulup gitti. Aslında çok önemli bir saptamayı içeriyordu: "Devletle millet ne zaman yarışırsa hep millet kazanır. CHP bazen yanlış tarafta durdu. Bu sefer devletle millet yarışırken, milletin tarafındaydık. Bazen devlet-millet rekabetinde CHP devletin kurucu partisi olduğu için yanlış tarafta duruyor. Esas olarak CHP halkın partisi olduğu için doğru taraf, milletin tarafı."

İmamoğlu'nun da "Kendimi önce Allah'a sonra milletime emanet ediyorum" demesi rasgele kurulmuş bir cümle değil. 19 Mart’la başlayan yeni süreci, gelecekte bu perspektiften okuyacağımız kesin.

İlgili İçerikler