Nüfus azalması iyi mi, kötü mü?
Yazının başlığını bu şekilde belirlerken uzun süre duraksadım. Zira, nüfusta görülen gerileme eğilimi sorun sayılır mı, sayılmaz mı, bu konu hararetle tartışılıyor.
Elon Musk gibiler global nüfus azalmasının insanlığın sonunu getireceğine inanıyorlar. Benim de dahil olduğum karşı kamp ise, uzun ve sağlıklı yaşam sürelerine ve başta AI olmak üzere teknolojik gelişmelerin yarattığı yeni gerçekliğe dikkat çekerek, bunun dezavantaj değil avantaj olduğunu düşünüyor.
Nüfusun gerilemesini tehlike olarak görenler daha çok çocuk yapılmasını teşvik ediyorlar. Kadınlara bu konuda ne düşündüğünü soran yok. Elon Musk örnek olsun diye, muhtemelen zenginliğinden de faydalanarak, değişik kadınlardan 11 çocuk yaptı. Her gittiği yere küçük oğlu X’i kucağında taşıyor.
Bizim dünya liderimiz de ulusal planda benzeri şekilde düşünüyor. Ona göre nüfusun gerilemesi tehlikeli. Bu yüzden gençlerden daha çok çocuk yapmalarını istiyor. Kadının görevi ona göre anne olmak ve çocuk doğurmak. Önce üç çocuk istedi. Sonra sayıyı dörde, nihayet beşe yükseltti. Türkler çocuk yapmazsa açığı Suriyelilerden, Afganlardan kapatmaya kararlı.
Dünya nüfusu yakında duraklayacak
Gelgelelim, dünyadaki nüfus eğilimleri, onlar ne düşünürse düşünsün, tersine çevrilecek gibi değil. Gelişmiş, hatta orta gelişmiş düzeydeki tüm dünya ülkelerinde nüfus hızla geriliyor. Kadın başına dünya doğurganlık oranı hızla düşüyor. BM, Dünya Bankası gibi güvenilir kaynakların ortak verilerine göre 1960’larda ortalama 5 olan kadın başına dünya doğurganlık oranı 1990’larda 3.3’e, 2024’te ise 2.2’ye düştü. Ve bu eğilim devam edecek gibi gözüküyor. Bu oranın 2.1’in altında olması nüfusta azalma anlamına geliyor.
Bugünkü eğilimlerle, şu anda 8 milyar civarında olan dünya nüfusunun 10 milyara ulaşmadan durması (plato yapması) bekleniyor. 2080 yılından sonra dünya nüfusunun gerilemeye başlaması olasılığı var. Gerçi bu konuda rivayet muhtelif. Bazıları alınacak tedbirlerle dünya nüfusunda görülen gerilemenin durdurulabileceğini, hatta yeniden artış trendine geçilebileceğini iddia ediyorlar ama bunu haklı çıkaracak İsveç gibi ender örnekler dışında ortada pek inandırıcı örnek yok. Bir zamanların sosyal demokrat İsveç hükümetleri sağladıkları cömert teşviklerle nüfustaki gerilemeyi durdurup artış yönüne çevirebilmişlerdi. Ama bu ülkede dahi sağlıklı bir nüfus yapısı artık kalmadı. Kontrolsüz göç nedeniyle İsveç’te de sorunlar arttı.
Nüfusun aynı düzeyde idame edilmesi bakımından kabul edilen sihirli kadın başı doğurganlık oranı 2.1. Ama bir çok ülkede bu sınırın altına düşüldü bile. Bir zamanlar 2’nin hayli üzerinde bir doğurganlık oranına sahip olan Türkiye’de bu sayı şu anda 1.6 civarında. Zamanında Türkiye’de devlet eliyle nüfus kontrolünden bahsedilirdi. Şimdi bundan bahseden saraydan zılgıtı yer.
Nüfus birçok yerde geriliyor
Doğurganlık oranı bakımından Türkiye’den çok daha geride olan ülkeler var. Mesela bir zamanlar tek çocuk politikasıyla aşırı nüfus artışını önlemeye çalışan Çin’de bu oran şu anda 1’e düştü. Tek çocuk politikası Çin’de kaldırılalı çok oldu. Önce iki çocuğa, sonra üç çocuğa izin verildi. Şimdi Çin’de tüm kısıtlamalar kaldırıldı ama nafile. Artık Çinli kadınlar çocuk yapmıyor. Geçen yıl Çin’de nüfus ilk kez geriledi. İçinde bulunduğumuz yüzyılın sonunda şu anda 1.3 milyar civarında olan Çin nüfusunun, şimdiki trendler devam ederse, 700 milyon civarına düşmesi bekleniyor.
Benim uzun yıllar içinde yaşadığım ve hasbelkader tanıdığımı düşündüğüm Almanya, Nijerya ve Güney Kore’deki durum, ait oldukları bölgeler/gruplar bakımından endikatif özellikler taşıyor. Almanya’da doğurganlık oranı şu anda 1.46. Gelişmiş ülkelerde ortalama doğurganlık oranı Almanya’ya çok yakın. Lakin güney Avrupa’da doğurganlık oranı kuzeye nazaran çok daha düşük. İtalya’da 1.20, İspanya’da 1.21.
Almanya, Hollanda ve İngiltere’de doğurganlık oranının güneyden farklı olarak 1.4 civarında olmasının nedeni göç olgusuna bağlanabilir. Ama aşırı göç aynı İsveç’te olduğu gibi tüm Avrupa’da geri tepti. Her yerde göçmen karşıtlığı arttı, aşırı sağ yükselişe geçti. Eski tolerans ve refah toplumlarının yerini kutuplaşmış, hiddet dolu işsiz insanların doldurduğu toplumlar almaya başladı. Demek ki kontrolsüz göç bu konuda çözüm değil.
Dünya daha esmer, daha Müslüman olmaya aday
Afrika’nın en kalabalık ülkesi Nijerya’da ise doğurganlık oranı 4.30. Ben 2005-2008 arasında Nijerya’dayken bu oran 6 civarındaydı. Nijerya’nın nüfusu o zaman 120 milyon olarak tahmin ediliyordu. Şimdi 200 milyonu hayli geçtiği ifade olunuyor. (Tahmin/ifade olunuyor diyorum, zira Afrika’da güvenilir istatistiki veriler hiçbir yerde yok. Bu sayılar uzay fotoğraflarından elde ediliyor.) Nijerya dışarıya göç veren bir ülke. Zira ülkede artan nüfusun ihtiyacını karşılayacak istihdam olanakları bulunmuyor.
Dünyada iki coğrafyada nüfus hala artıyor. Bunlardan biri siyah Afrika, diğeri Müslüman coğrafyası. Bu yüzden geleceğin dünyası biraz daha esmer, biraz daha Müslüman olacak. Ama aldanmayalım. Her yerde olduğu gibi oralarda da nüfus yavaşlamaya başladı. Geç de olsa bu coğrafyalarda da nüfus önce duraklayacak, sonra gerileyecek.
Uzak Doğu’da durum
Bir de Güney Kore, Japonya ve Çin’in temsil ettiği Uzak-Doğu gerçeği var. Yukarıda Çin’de kadın doğurganlık oranının 1’e düştüğünü belirtmiştik. Bu bölgenin en düşük doğurganlık oranına sahip ülkesi Güney Kore. Bu ülkede daha geçen yıl 0.79 olan doğurganlık oranının 2025 yılında 0.75’e düşmesi bekleniyor. Japonya, Singapur, Tayvan, Hong Kong, Macao gibi yerlerde de doğurganlık oranı Avrupa ile kıyas kabul etmeyecek kadar düşük. Ama Avrupa’dan farklı olarak bu toplumlar dışarıdan göç almayı reddediyorlar.
Güney Kore’de nüfus hızla azalıyor. 2050 yılına varmadan Güney Kore’de nüfusun yarıya düşmesi bekleniyor. Ama buna rağmen Güney Kore dışarıdan göçe izin vermiyor. Yalnızca, fiziki yönden kendi insanına benzeyen çekik gözlü, pirinç ve deniz mahsulleriyle beslenen Çinli, Filipinli, Taylandlı Budist kadınları “eş” olarak kabul ediyor. Sebebi tarımda çalışan erkek nüfusu kaybetmemek.
Güney Kore’deki durum tüm Uzak-Doğu bölgesi için örnek olabilir. Bir zamanların katı ataerkil toplumlarında son elli yıldır kadın özgürleşti. Erkeklerle zor şartlarda rekabet ederek eğitimlerini tamamlayıp iş bulabilen kadınlar evlenip çocuk yapıp annelerinin konumuna geri dönmeyi kabul etmiyorlar. Bu toplumlarda evlilikler çok azaldığı gibi, evlilik yaşı da hayli ileriye kaydı. Evlenen çiftler ya tek çocuk yapıyorlar ya da hiç yapmıyorlar. Seul, Busan gibi pahalı metropollerde yaşamanın bedeli çok yüksek. O yüzden çiftler çocuk yapıp hayatlarını daha da zorlaştırmak istemiyorlar.
Yeni gerçekliğe adapte olmak gerekiyor
Nüfusun gerilemesi eski parametrelerle düşünenlere göre birçok sorunu beraberinde getiriyor. Azalan nüfus, onlara göre ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerini yok ediyor. İç pazarlar küçüleceği için, ekonomi zayıflayacak, bankacılık, tarım, hizmet sektörleri olumsuz etkilenecek. Eskisi gibi inovasyon yapılamayacak. Azalan nüfustan dolayı tarımsal bölgelerin boşalması, küçük köy ve kasabaların terk edilmesi iç istikrarsızlığa yol açacak, dışarıdan ülkeye yabancı müdahalelere davetiye çıkacak vs.
Bu sorunlar listesini daha da uzatmak mümkün. O halde, bu şekilde olumsuz düşünenlere göre ya kadınların daha çok çocuk yapmalarını teşvik etmek, ya da dışarıdan nüfus ithal ederek boşlukları doldurmak gerekiyor. Avrupa her iki yolu da denedi ama başarılı olamadı.
Türkiye’nin tuttuğu yol
Bizim reisimiz de benzer yollara başvuruyor. Ama o da gençleri çocuk yapma konusunda ikna edemiyor. Buna karşılık Ortadoğu’dan gelen göçmenlere sınırları ardına kadar açtı. Amacı bir taşla birkaç kuş vurmak. Birincisi nüfustaki açığı kapatmak. Ama bir yandan da nüfustaki mütedeyyin-seküler dengesini kendi lehine değiştirmek istiyor. İstediği kendine taban olacak bir ümmet yaratmak. Bunu da açık açık telaffuz etmekten çekinmiyor. Tabii bir de ucuz iş gücü sayesinde kendi tabanı olan küçük işletme sahiplerine hayat vermek istiyor.
Ama Türkiye ne ümmet olmayı kabul ediyor ne ucuz işgücü sayesinde ekonomi canlanıyor. Esop’un güneş-rüzgar rekabetiyle ilgili hikayesinde olduğu gibi, toplumun ekseriyeti Cumhuriyet’in değerlerine sıkı sıkıya sahip çıkıyor.
Oysa Türkiye’nin bir zamanlar göç konusunda çok iyi bir sınav vermişti. Atatürk zamanında ülkeye kabul edilen Musevi aydınlar ülkenin kalkınmasına ve aydınlanmasına çok değerli katkılarda bulunmuşlardı. Bu vizyon AKP yöneticilerinde yok. Suriyeliler sorunu AKP’nin ümmetçi anlayışı nedeniyle içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Şu anda Türkiye’de kaç düzensiz yabancı var, bunlardan kaçına vatandaşlık verildi bilinmiyor. Bakalım kuyuya atılan taşı kim tarafından, nasıl çıkarılacak...
Azalan nüfusla dünya daha iyi bir yer olabilir
Dünyada genel nüfus gerilemesi konusuna dönersek, sanayi devriminin başladığı (buhar devrimi) 1800’lerin başında dünya nüfusu 1 milyar civarındaydı. Batıda refah toplumlarının inşa edildiği 1950’lerin başında ise dünya nüfusu 2,5 milyar idi. Bu kadar bir nüfus aslında teknolojik atılım yapmak, zengin ve müreffeh toplumlar yaratmak için yeter de artar bile. Dünya nüfusunun 8-10 milyar olmasına, insanoğlunun her yeri kolonileştirip çevre sorunları yaratmasına, yer altı ve yer üstü kaynaklar nedeniyle sık sık savaşların çıkmasına hiç gerek yok.
Şu anda insanlar daha uzun ve sağlıklı yaşayabiliyorlar. Yuval Noah Harari’ye göre gelişen teknolojiler nedeniyle yakında 400-500 yıl yaşayabilecek insanların çoğu işe yaramaz hale gelecek. Esas sorun bunca insanın neyle meşgul edilebileceği. Vizyoner devrimci Karl Marx uzun yıllar önce çalışma günlerinin ve çalışma saatlerinin kısaltılmasından bahsetmişti. Üstelik onun zamanında dünya nüfusu sadece 1 milyar civarında idi. Ama bu yetmez. İnsanoğlu bu dünyada barış ve huzur içinde yaşamak istiyorsa çok daha yaratıcı olmalı. Çözüm Elon Musk’ın önerdiği gibi uzayı fethetmek mi? Bu gibi sorulara gelecek nesiller cevap verecek. Bu konuda ilk adım, gelişen teknolojileri ve uzayan yaşam sürelerini dikkate alarak dünyadaki insan sayısının kendi dinamikleri içinde azalmasına izin vermek olmalı.


