Akdeniz havzasının son 7-8 yılına girdiği, ülkemizin de yandığı bu aşırı sıcak zamanlarda, “anlamlı” bir şeyler yazmak zor. Hele önceki haftalarda orman işçilerinin ve gönüllülerin yangınlarda şehit düştüğü, bir ulusal yas ilan edilmediği gibi yine aynı gece “eller havaya” eşliğinde bangır bangır bağıran müziklerin devam ettiği bir ülkede.
Küçük çocuklardan ninelere-dedelere kadar herkesin cep telefonunu pıtpıtladığı Türkiye’de, zaten tüm gündelik hayat artık bir yalnızlık cehennemi değil mi? Akşama doğru hava biraz olsun rüzgarlandığında, yine herkesin masada herhangi bir konu, durum, vesaire konuşulsa da sürekli şekilde “ben, bana, benden, bence, dedim ki…”lerle başlayan cümlelerle diğerleriyle iletişim kurduğunu sanması da ayrı bir patolojik vaziyet sayılmaz mı?
Bu formatı, kodu, kuralı, normu bulunmayan coğrafyada, bilindiği gibi en yaygın ve gözde konu politika. Herkesin Allah için bir inancı (itikadı) veya ideolojisi-dünya görüşü var. Tamam, olsun. Ancak tüm aktüel gelişmelere bu “benlik”le bakmak, onları bu “enaniyet”le değerlendirmek, her durumda “ego”yu önde tutmak Türkiye’den başka Doğu’da ve Batı’da hangi ülkede bu kadar yaygın? Ülkemizde aşağı yukarı son 10 yıldır “ego sahibi” olmak pozitif bir kişilik özelliği sayılıyor (daha önce “egoist” diye ve gayet olumsuz bir anlamda kullanılırdı). Sosyal denilen medyanın insanları iyice asosyal ettiği, AI denilen suni zekânın “grok grok” diye konuşmasının referans sayıldığı zamanlardayız. Toplumda bilinen-tanınan bir insan vefat ettiğinde, sosyal medyada kendisiyle çekilmiş fotoğraflarını paylaşmak, sadece bana mı tuhaf geliyor? Bu “benlik” hâlleri reel politikayla birleşince, “ortaya karışık” dökülen “tutum alış”lara ne demeli peki? Herhangi bir konuda “bunu bilmiyorum-anlamıyorum-fikrim yok” diyen insanları artık görmüyoruz. Tivıtır’da kafiyeli iki “laf koymak” ve binlerce “layk” almak artık bir “kalite” sayılıyor.
Bunları ifade edince “sen zamanın gerisinde kalmışsın abi” diyenler çok ama, zaman-tarihin düz ve “gelişen” bir seyir izlemediğini daha önce yazdım çeşitli vesilelerle. Doğu Roma’nın en parlak dönemleri Orta Çağ başlarındaki karanlıktan çok önceydi. Bu coğrafyanın erken dönem Müslümanları, Araplarla mukayese kabul edilemeyecek kadar aydınlık ve kalıcı bir kültürel miras bıraktı. Günümüzün ideoloji-dünya görüşü-inançlarıyla, tarihteki hadiseleri değerlendiremeyiz. Tarihte bugünkü varlığımızı teyit etmeyen, bize ters gelen uygulamaları görmezden gelerek onları ortadan kaldıramayız. Pîrî Reis gibi müstesna bir insan evladını idam etmek, kafasını ve bedenini ayrı ayrı suya atmak, malına-mülküne el koymak, haritalarını yakmak ve onu 350 sene yok saymak Osmanlı Devleti’ne ne kazandırmıştır? Gazi Mustafa Kemal her nasılsa Topkapı Sarayı arşivinde kalmış 1-2 haritayı görüp, “bunlar nedir?” diye sormasa; görevlilerin “bilmiyoruz Paşam” demeleri üzerine “bilen birisini bulun” talimatını vermese; bulunan kişilerin haritayı “çok eski Türkçe” olduğu için okuyamaması üzerine, o dönemde Türkiye’de görevli bir Alman uzmandan yardım istenmese; o kişi “bu insan dünya denizcilik-coğrafya tarihinin gelmiş-geçmiş en önemli isimlerinden ve biz yüzyıllardır onu kendimize pusula yaptık” demese…
“Kendini bilmek” deyimi, “ego”ların arasında unutulup gitmiş bir deyim. Deyim değil “demeyim” artık. Son 100 yıldır, alanında uzman ama uluslararası uzman 100 Türk çıkar mı? Zorlasanız da mümkün değil. “Genel uzmanlar” ülkesi Türkiye’de zaten buna hiç ihtiyaç duymuyoruz. Bu bizim için bir mesele de değil zaten; aslında öteden beri olmadı. Sadece yaklaşık 10 yıldır “sesli çoğunluk” haline gelenler, neredeyse her konuda ama özellikle politika konusunda tüm mecralarda bağırdıkları için; bunlar arasındaki farkların da pek önemi yok. Türkçü, Müslümancı, solcu, sağcı, muhafazakâr veya devrimci veya bilmemneci… Buluştukları ortak nokta keskin bir kalitesizlik ve cehalet. Tabii daha da önemli bir ortak noktaları var ve bu “tamamen duygusal” (derken baş parmağımızla işaret parmağımızın birinci boğumunu sürtüyoruz) bir nokta! Paranın aktığı yere bağlı olarak siyaset yapmak siyasetin-siyasetçinin tabiatında var tabii; ama bu ekipler dışında kalan yazar-çizer-gazeteci-sanatçı ve diğer insan evlatlarının ezici çoğunluğu da artık “angaje”, yani güdümlü! Bu güdenler-güdülenler coğrafyasında ahlaki bir norm bulunması zaten teknik olarak mümkün değil. Yukarda dediğimiz “suni zekâ” konusu da bu rezilliği örtbas etmek için sarıldığımız bir yılan.
Mesela Selçuk Bayraktar şu anki iktidara yakın -ve damat- olduğu için, muhaliflerin hazzetmediği biri. Olabilir; ama her zaman olduğu gibi “ortaya konan mal”ın kalitesi önemlidir (özellikle 11 senedir kendini yenileyemeyen ve son olarak AB’nin onayıyla -ki o da bir ön onay- savaş uçağı almaya çalışan bir Hava Kuvvetleri olduğunu hatırlayalım). Bu “drone” teknolojisiyle ortaya konan ürünler ülke savunması için hayati. Ancak kendisinin yakın zamanda sunduğu “T3AI” adlı sistemi “ahlaklı yapay zekâ” diye adlandırması, durumun “Türk usulü” kurtarılmaya çalışılmasından başka nedir? Yapay zekânın ahlaki bir çerçevede tutulamayacağını en iyi kendisi biliyor ama, yine de danışmanları “böyle dersek dengeleriz abi!” dedikleri için “eyvallah” demiş olmalı.
Örnekler bitmez. Mesele günlük hayatta düzgün ve adaletli ve ahlaklı ve kaçınılmaz olarak keskin kurallı şekilde yaşamak. Karşımızdakini en az kendimiz kadar zeki kabul etmek. “Geri zekâlıya anlatır gibi…” diyen bürokratları; köpeklerini masaya çıkaran veya yere yatırıp kaldırımı tıkayan “aydın”ları (dünyanın neresinde var?); apartman dış cephesine klima koydurup, pis suyu da aşağıdan geçenlerin kafasına damlatanları; kamusal alanlarda özel bir mekanı kiralamış gibi bağıra-çağıra konuşanları, bir ayağını altına alıp diğeriyle oynayanları; sigarasını, çöpünü otomobil-balkon penceresinden atanları; yere tükürenleri; kendisinden büyük veya tanımadığı insanlara “sen” diye hitap edenleri; “büyük meseleler”le ilgilenip bunları “detay” sayanları…
Liste uzar gider.
Uzatmayalım daha fazla. Adaletsizliğin artık “normal” sayıldığı; değil hukuk, kanun devleti niteliği bile tartışmalı hâle gelmiş bir ülkeyiz. Sosyal hayatın zehirli atmosferine aşırı sıcaklar da eklenince böyle “ortaya karışık” yazılarla ruhumuzu doyurmaya çalışıyoruz. Filistin’de çocuklar, hekimler, gazeteciler katledilirken, açlıktan ölürken ve İsrail Nazilere neredeyse rahmet okuturken; sağlığı kötü değil, artık çok kritik duruma gelmiş insanlar ülkemizde hapiste tutulurken; cinayet işlemiş, bununla yetinmeyip öldürdükleri kişinin ailesini de tehdit edenler ve “18 yaşından küçük olma”yı Türkiye’de sanki bir hukuki norm kalmış gibi gündeme getirenler varken; PKK’nin silahlara veda şovlarına, hatta kimi örgüt üyelerinin salınmasına, buna mukabil şehit ailelerinin feryadının sessize alınmasına tanık olunurken; bir tarafta Mustafa Kemal’e saldıran-küfreden “yerli ve millî” unsurları, diğer tarafta onun mozolesi önünde diz çöken “gavur” Belçikalıları izlerken…
Bu şizoid sıcak ve rutubet dalgasında “enseyi karartmamak” hiç kolay değil gerçekten.


