Dünyanın en güzel zevklerinden biri, Londra sokaklarında günler boyunca yürümek. Öyle böyle değil, günde 25 bin adım falan. Parklar, bahçeler geçmek, galerilere, müzelere girmek. Mağazaların vitrinlerini seyretmek. Bedava dağıtılan gazeteleri okumak, Hyde Park'ta ördekleri ve kuğuları seyre dalmak…

Merkezde üç katlı, bahçeli bir ev
Hani havayollarının kampanyaları oluyor ya; aylar evvel öyle bir kampanya bileti almıştık. Değiştirilemez, iade edilemez, bir bagajdan fazla taşınamaz gibi kuralları vardı. Uçak Sabiha'dan kalkıp Londra'nın uzak havaalanı Stansted'e iniyordu. Ama olsundu. Neredeyse iki yurt içi bileti fiyatına, Londra'ya gidilip geliniyordu işte.
İlk aldığımda, hatta ilerleyen iki ay falan çok rahattım. İngiltere seyahatimi düşünüp heyecanlanıyordum zaman zaman. Sonra açtım önüme siteleri, başladım otelleri aramaya. Ateş pahası her yer. Beğenir gibi olduğum birkaç odayı, bazı küçük otelleri, biraz daha detaylı araştırınca, yorumları okuyunca, fare deliğinden hallice, köpek kulübesi büyüklüğünde ve temizliğinde yerler olduğunu anladım.
Eyvah, vakit yaklaşıyor ve kalacak hiçbir yer yok!
Panik, panik, panik!
Orada yaşayan yakın arkadaşlarımızdan birine yazdım. "Aaa, bende kalırsınız" dedi. Ama biliyorum, tek odalı bir evi var çocuğun. Bu yaştan sonra da kimseyi rahatsız etmek istemem, ben de rahat etmek isterim ayrıca. Bir de iki gün değil, üç gün değil; tam on gün kalıyoruz. On günlük misafirlik, olacak şey değil…
Başka arkadaşlarımdan yardım istedim…
Tam Wimbeldon zamanına denk gelmişim, fiyatlar katlandıkça katlanmış. Vazgeçelim, boş verelim, yakalım biletleri gitsin diye düşündüğüm uykusuz gecelerin birinde, orada yaşayan bir arkadaşımdan mesaj geldi. Daha önce ona da tanıdık, bildik evini kiralayabilecek kimse var mıdır, diye sormuştum.
"Fatih'çim biz ailece Çeşme'de tatilde olacağız. Ben anahtarı organize edeyim, siz bizde kalın. Çok mutlu oluruz. İnşallah sizi rahat ettirebiliriz…"
Havalara uçtum!
Bir de evleri, çok merkezi bir yerde. Daha önce ziyaret etmiştim; kocaman ve pırıl pırıl bir ev. Bir oda ararken, beş odalı ve bahçeli bir eve misafir olarak gitmek kaderin bir cilvesi olsa gerek…
Gez, gör, kaydet
Hem bizim para çok değer kaybettiği için hem de İngiltere'de de yıllardır ilk kez yüzde 10 civarında enflasyon olduğu için, bize göre her şeyin ne kadar pahalı olduğunu kelimelerle anlatamam. Bir metro in – bin, TL hesabı 70 lira! Bir kahve bir kek, 250 lira. Ortalama sayılabilecek hoş bir lokantada güzelce bir yemek, kişi başı 50 Pound, yani 1650 lira!
OH MY GOD!
Tatili, ye-iç-seyret-deneyimle şeklinde değil de, gez-gör-kaydet şeklinde kodladım hemen. Kayıt etme cihazı olarak telefonumu ve beynimin hücrelerini kullandım. Bir valiz dolusu anıyla, fotoğrafla, yeni insanla döndüm. En mutlu olduğum şekilde, şehri boydan boya, günler ve geceler boyunca yürüdüm. Son yıllarda İngiltere'ye göç eden arkadaşlarımla buluştum. Saatlerce konuşup kahkaha attım.
Gez-gör-kaydet kuralını bir kereliğine esnettim. Evet, çok pahalıydı; ama kendime o lüks için izin verip bir de müzikal gördüm: Tina.

Tina Turner sahnedeydi, önümdeydi
Londra ve New York'taki müzikal prodüksiyonları, başka boyutta bir beceri gerektiriyor. Ciddi bir interdisipliner çalışma becerisi. Tüm paydaşların mükemmel oldukları bir çoklu çalıştay. Mühendislikler, mimari ve sanat birleşiyor. Biraz büyü, biraz marangozluk; biraz dans, biraz şarkı…

Bizim çok iyi oyuncularımız var tabii; ama burada, Londra'da müzikal oyuncusu olmak, başka bir boyutta yetenek gerektiriyor. Süper dans, sonsuz bir kondisyon, harika ve bir an bile detone olmayan bir ses lazım. 3 saat boyunca maraton koşmak, bir saniye olsun duraksamamak gerekiyor. O ışık bir kere bile yanlış yerde yanmıyor, sesler hiç karışmıyor, kimsenin mikrofonu açık unutulmuyor. Minimal ama müthiş birer tasarım dehası dekor parçaları, sahneleri çok güzel tamamlıyor. Kostümler on numara, yıldızlısından ve sürekli değişiyor. Zaten olayın omurgası, draması çok sağlam; sıkı senaryolar, vurucu replikler. Sahnedekilerin oyunculukları da fevkaladenin fevkinde, e orası işin olmazsa olmazı…
Tina Turner'ın hayatını anlatan "Tina" müzikali, beş yıldır Londra'nın müzikaller semti West-End'de sahneleniyor. Beş yıl, bir oyun için ciddi uzun bir zaman. Ekip artık sıkılmış herhalde; tüm prodüksiyon baştan sona değişmiş. Ses mühendislerinden en küçük rolü olan figüranına kadar. Bir de bu adamların en çok dikkat ettikleri şey, sahnedeki o heyacanın hiç kaybolmaması. Herkesin elindekini, avucundakini sahnede dağıtıp paylaşması. "Bir bileti 100 pound'a satıyoruz, bari hakkını terimizle, gözyaşımızla, kas ağrılarımızla verelim" diye düşünüyorlar herhalde…
Neyse, ince eleyip sık dokuyarak yeni ekip oluşturulmuş. Aylarca prova sonrası, ilk kez bu gece seyirciyle buluşuyorlar. Yeni Tina, yeni kostümler, yeni Ike. Salon hınca hınç dolu; ben de hiç bilmeden, yeni prodüksiyonun bu ilk gecesinde, ikinci sıradaki yerimdeyim. Çok büyük olmayan salonda, Aldwych Theater'dayım. Yine nereden baksanız 1500 civarında seyirciyle hınca hınç dolu. Ne çok Amerikalı var, heyecanlı konuşmaları kulağıma geliyor. Salondaki süslemeler, varaklar, özen, şahane. Tiyatro 1905 yılında açılmış. Günümüze dek birçok dünya çapında yıldız bu sahneye çıkmış…
Işıklar karardı, bangır bangır müzik başladı. İlk sahne, Tina Turner karşımdaydı.
You're simply the best
Better than all the rest
Better than anyone
Anyone I've met
Ne acılar, ne acımasızlıklar
Bence şöhret, yanında mutlaka bela getiren iğneli bir parlak topuz. Birkaç güzel örnek hariç, hem çok iyi hem de şöhretli kimseyi tanımadım. Mesleğim gereği çok sayıda ünlü insanla da mesaim oldu; ama durum bu. Başarılı olmak, hele hele başarılı kalmak, bambaşka hünerler gerektiriyor. Bazı insanları, yakınınızda bile olsa, hayatınızdan bıçak gibi kesip atmak şart. Kaybedecek vakit yok, her an ve herkes sizin leyhinize, amacınıza hizmet etmek zorunda. Büyük amaç, o yaratılan imajı bozmamak.
Tina mizikali, zaten Tina Turner hayattayken başladı. Hatta prodüktörlerden biri de kendisi. Tabii durum böyle olunca, keskin uçlar çok yumuşamış. Geçen aylarda öldüğünde hayatını birkaç kaynaktan, detaylı okumuştum. Hayat hikayeleri okumaya bayılırım. Sahnedeki Tina, gerçeğinin yanında yumuşacık, ama yine de o zalim hırsı hissetmemek mümkün değil.
Dedim ya, şöhret dediğiniz, iğneli parlak bir topuz!
E o zaman dans!
Hiç düşmeyen tempoda, olağanüstü bir hikayeydi Tina. Her oyuncu şahane, her ses mükemmeldi. Canlı müzik hep tempolu, danslar çok hareketli, dekorlar çok etkileyiciydi…
Üç kere bis, üç ayrı Tina şarkısını hep birlikte söyledik.
Son şarkılarda herkes ayakta, şarkılar artık tek bir ağızdan çıkıyormuş gibi.
I'm your private dancer, a dancer for Money
I'll do what you want me to do
I'm your private dancer, a dancer for Money
And any old music do
Amerika'nın derin güneyinden, Londra'nın merkezine çıkmam kolay olmadı. Gerçekten İngiliz aktörler, güney ve zenci İngilizcesini ne kadar güzel yapmışlardı.
Aslında bütün oyun neydi yahu? Bitmesini hiç istemediğim üç saatlik bir illüzyon, bir dünyadan kopma, bir sanki Tina ile yaşamışım hissi…
Salondan en son ben çıktım. Sahne kapısı, bizim çıkış kapısının az ilerisindeydi. Oyuncular da tek tük çıkmaya başlamışlar. Kulis kapısında bekleyen seyirciler alkışlarla tezahürata devam ediyorlardı. Anneanneyi oynayan oyuncu çıktı kapıdan. Çok yakındaydım, göz göze geldik; selam verdi. Ben de oyunun ne kadar güzel olduğunu söyledim. Ayak üstü sohbete başladık, neredeyse yarım saat; tüm hayatlarımızı konuştuk. Adı Irene Myrtle Forrester. Çocukluğundan beri sahnede. Sayısız müzikalde oynamış, sayısız tv dizisinde ve reklamda rol almış. Aslında kariyerine dansçı olarak başlayıp, konservatuvarın müzikal oyunculuğu bölümünden mezun olmuş. Müthiş bir sahne ışığı olan, çok etkileyici bir sese sahip bir oyuncu. "Şimdi evime gidip, çayımı içmek ve koltuğuma uzanmak istiyorum" dedi. Hem matine hem suare oynadıkları bir günün akşamında, yine de çok neşeli ve içtendi. Ne çok soru sordu, ne kadar çok tanımak istedi. Sanatçı narsisizminden çok uzak bir yerde yaşadığı kesindi…
"Bir gün bir yerlerde görüşürüz belki de" diyerek ayrıldık Irene'le.
Londra; büyük şehir.
Görecek çok şey var. Hâlâ gidilmemiş ne çok köşe, ne çok park…
Londra, büyük şehir!

|
Fatih Türkmenoğlu kimdir? "Her Perşembe Saat 4'te", "Hayat Gezince Güzel", "Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer", "Amerikan Rüyası Tabirleri", "Üç Kuruş Fazla Olsun Kırmızı Olsun" adlarıyla beş kitabı yayımlandı. ABD ve Türkiye'de yaşıyor. Evli ve iki kız çocuk babası. |


