Bir arafta yaş'lanmak
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bir arafta yaş'lanmak

Yaş'lanan nüfusa hazır olmayan bir sistem, kırılganlarını koruyamayan bir sağlık sisteminde toplumsal huzur ve huzurlu bir yaşamdan çok ancak "yaşamak savaşı" denilen bir sürüklenilmeden söz edilebilir

"Her insanın er ya da geç eriştiği ve hayatın insanın kabullendiği bir bozgundan başka bir şey olmadığı yaşa ulaşmış bulunuyorum….Günlerimin sayılı olduğunu söylemem anlamsız .Ama bu hepimizi için ve her zaman böyleydi."

(Hadrianus'un anıları, Marguerite Yourcenar)

Pandemi bu yüzyılda sağlık sistemlerinin ve bu sistemleri oluşturan politikanın niyetinin insanı sağlıklı kılmaktan çok, sağlıklı, çalışabilecek, sapasağlam insanlar dışındakileri döküp saçmak, yolda bırakmak olduğunu apaçık ortaya koydu.

Üstelik, bu telaşlı ve savruk yüzyılda, dökülüp saçılan bu kırılgan grupları birinci derece yakınları dışında umursayan dahi yok.

Sosyal devlet modeli uygulayan Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde dahi, özenle ileri yaşa gelmeleri sağlanılmış nüfusun, yaşlı bakımevlerindeki ya da kapanma dönemlerindeki halleri yüreğime taşınması ağır bir keder olarak oturdu.

Bizde ise, hangi fikirsiz icat etti kim bilir, her yer ve her şeyin açık olduğu dönemlerde dahi, 65 yaş üzerindekiler adeta buz kalıplarında raflara kaldırıldı, oksijenle temasları dahi kısıtlanarak aylarca kapatıldılar.

Bu yapılan, hastalığın bulaşmasını önleyerek sağ kalımı sürdürecek bilimin önerdiği "kapanma" değildi.

Sorunlu çocuğuyla, çocuğu görünmez kılmak için dolaba /eve kilitleyen ebeveynlerin yaptığı cinsten bir "kapatma" idi.

Bir önceki yüzyıl, iki büyük dünya savaşı, bir büyük ve ardından küçük dalgalar halinde süregiden grip salgınları sonrası, sürekli yoklayan ölümlülük bilinci, güç, kuvvet iştahına evrilmişti.

Güncel tıp bile, yaşlanmadan ömrü uzatmak gibi absürd bir pazarın önüne katılmış, yaşayamadığımız hayatlara sahip olmak vaadiyle oyalayanlarla takılıyordu.

Aşı, antibiyotikler, sanitasyon gibi bilimsel önemli buluşlar ile yirminci yüzyıl sonunda insan ortalama ömrü çeyrek asır kadar uzamıştı.

Büyükannelerimizin, dedelerimizin görmediği yaşları görecek olmamızla övünüyor ve avunuyorduk.

Size tuhaf gelebilecek olan şu düşüncemi paylaşmaktan kaçınamayacağım:

Ben insanın, yaş'lanmak gibi zahmetli ve kırılgan, bence kederli bir evreyi uzatmak istemesini, "ölümsüzlük mutlaka bulunacak" umuduna bağlıyorum.

İyi hayat ertelemesine karşılık sürekli bilinçlere sızdırılan ölümsüzlük vaadi.

Ortalama yaşam sürelerinin, uzatabildiği tek evre ise "yaşlanmak" olarak tanımladığımız evre.

İlgili kurumlar bu uzamış evreyi kronolojik olarak yeniden tanımlamak durumunda kaldılar.

Yaş'lanmak aslında bağışıklık sisteminin yeni bir düzenleme ile şekillendiği "immünosenesens" (immunosenescence) ile seyreden bir evre.

Bir anlamda evrimsel olarak sürekli ve yoğun biçimde çalışmak zorunda kalan bağışıklık sisteminin yorgunluğu ve eksilmesi olarak tanımlanılabilir.

Bu bakımdan yaş'lanmak "infeksiyöz" bir süreçtir.

Aynı zamanda bağışıklık sistemindeki değişim "inflamasyon" dediğimiz süreci de tetikler bu bakımdan da yaş'lanmak "inlamatuvar; iltihabi" bir süreçtir.

Bu fizyolojik değişimler ile birlikte gelen sağlık sorunlarının, programlanmış koruyucu sistemlerle karşılanması ve yönetilmesi, yaş'lanan nüfusun fiziksel, ruhsal, zihinsel bütünlüklerinin en iyi şekilde sürdürülebilmesi için çok önemlidir.

Bireysel farklılıklar olmakla birlikte, bilimsel verilere dayanarak bu evrenin 65 yaş ile başladığı yaygın kabul görüyor.

Ama artık 65-75 erken yaşlılık, 75-85 orta- yaşlılık, 85 ve sonrası ileri yaşlılık, hatta 100 yaşdan sonrası elit yaşlılık olarak sınıflandırılıyor.

Yaşlı nüfus artışı, pandemideki kayıplara rağmen hız kazanmış durumda.

Dünya Sağlık Örgütü, 2050 yılında her 6 kişiden birinin, dünya nüfusunun yüzde 20'sinin 60 yaş üzerinde, yüzde 7.8'nin de 85 yaş üzerinde olacağını gösteriyor.

Yaş'lanan nüfusun yüzde 80'i ise, düşük-orta gelir düzeyli ülkelerde olacak.

Bir anlamda dünya da tıpkı bağışıklık sistemlerimiz gibi yeniden şekilleniyor, bizimle birlikte yaşlanıyor.

Bir ülkenin sağlık sistemi bu gelişmelere hazır olmazsa daha önemlisi olacakların farkında bile değilse, yalnızca kırılgan/hassas kişiler değil, tüm toplumsal yaşam arıza yapar.

Nitekim, ileri yaşlara erişemeden hastalanmaya başlayan nüfusumuzun tüm yükünü, onlara kendi başlarına bakmaktan başka çareleri kalmayan, birinci derece yakınları çekiyor.

Benim çalıştığım, Ankara'daki, görece iyi kurgulanmış bir üçüncü basamak üniversite hastanesi olan, merkezin merdivenlerinde, sırtlarında yaşlı yakınlarını taşıyan kişilere rast gelmek çok da şaşırtıcı bir durum değildir.

Yaşlı yakınlarını sağlık sistemine sokabilmek badiresini atlatanlar ise bu kez tedavi ya da bakım süreçlerine hasta refakatçisi olmak için yıllık izinlerini devreye sokarak nöbetleşe eşlik ederler.

Annem ve babam, önceki yüzyıldaki salgın hastalıklar ve kıtlık gibi sağlık riskleri karşısında test edilmiş bağışıklıkları ve disiplinli zihinleri ile pandemi öncesine kadar işlevsel bir yaşam sürdürebiliyorlardı.

Pandemideki yalnızlıkları ve açık havadan mahrumiyetleri, kırılganlaşmış bağışıklık sistemlerinin esnemesine fırsat vermeden ikisinin yaşlanma süreçlerini de dramatik şekilde hızlandırdı.

Her yaz gittikleri yazlık evlerindeki akranlarının evlerinin çoğu da kapalı artık.

Artık, bu yazı Ankara'da geçirmeleri gerekecek.

Ankara'da bir önceki dönem, uzun yıllar boyunca belediyeyi yönetenler, şehiri yalnızca arabaların seyrettiği kocaman bir tüp geçite çevirmişlerdi.

Dengelerini koruyarak yürüyebilecekleri kaldırımlar, güvenle karşıya geçebilecekleri yaya geçitleri, oturup nefes alabilecekleri parklar yok.

Üstelik son zamanlarda benim, hasta yakınları ya da eşlik eden bakıcılarında ki bu kişiler genellikle toplumsal gerilim hattındaki çoğunluğa dahil, gözlemlediğim, yaşlı ayrımcılığı, psikolojik ve bazen de fiziksel şiddetin artarak yaygınlaştığı.

Yaş'lanan nüfusa hazır olmayan bir sistem, kırılganlarını koruyamayan bir sağlık sisteminde toplumsal huzur ve huzurlu bir yaşamdan çok ancak "yaşamak savaşı" denilen bir sürüklenilmeden söz edilebilir.

Biz, tür olarak unutmaya programlıymış gibi görünsek de hatırlayarak güçlenen belleğini bir bayrak yarışı gibi devrederek güçlenenleriz.

Yaş'lıların bilgeliğine muhtacız.

Biliyor çok ihtiyarladığını/duyumsuyor, görüyor/Gençlik yılları gene de daha dünmüş gibi/Nasıl da daracık bir ara /Nasıl da kısa

(YAŞLI BİR ADAM, Konstantinos Kavafis)

Esin Şenol kimdir?

Esin Şenol, lise eğitimini TED Ankara Koleji'nde tamamladıktan sonra, tıp eğitimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1987 yılında tamamlamış ve aynı yıl Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda Araştırma Görevlisi olarak uzmanlık eğitimine başlamıştır. 

Aynı anabilim dalında 1992 yılında ihtisasını tamamladıktan sonra uzman olarak göreve başlamış, 1995 yılında yardımcı doçent, 1996 yılında doçent, 2003 yılında da profesör unvanlarını almış ve 2009-2013 yılları arasında anabilim dalı başkanlığı yapmıştır. 

1999 yılında Tufts University, New England Medical Center, Boston/MA'da "Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi"nde Research Fellow (Araştırma Asistanı) olarak çalışmıştır. Halen kanser hastalarının infeksiyon izleminde konsultan olarak görev yapmakta ve bu konuda araştırmalarını sürdürmektedir.

Prof. Dr. Esin Şenol, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları Ve Klinik Mikrobiyoloji Anablim Dalı Öğretim Üyesidir.

Ayrıca bağışıklama ve özellikle erişkin aşılması ile ilgili çalışmalar yürütmekte olup,

Gazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı bünyesinde Türkiye'deki ilk "Erişkin Aşı Merkezi" kurmuştur. 

2013 yılında KLİMİK (Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları) Derneği alt grubu olarak, Erişkin Bağışıklama Çalışma Grubu (EBÇG) kurmuş ve halen başkanlığını yürütmektedir. 

Ayrıca; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Komite (2005-2007), Gazi Üniversitesi Akademik Değerlendirme ve Akreditasyon Ofisi (GÜADEK) –Kurucusudur (2005-2007).

Gazi Üniversitesi - Avrupa Üniversiteler Birliği ve Bolonya Süreci Kurucusu (2005-2007) ve 

Febril Nötropeni Derneği Genel Sekreterliği (2005-2011) yürütmüş olduğu diğer görevlerdir.

TTB_Pandemi Çalışma Grubu üyesidir.

ATO Onur Kurulu Üyesi olarak çalışmıştır (2020-2022).

ATO-Yönetim Kurulu Üyesi (2006-2008) olarak çalışmıştır.

Halen T24 ve Birgün Gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Yabancı dili İngilizce olup evli, 1 çocuk annesidir.

Dünya Kitle İletişim Vakfı tarafından gerçekleştirilen 31. Ankara Uluslararası Film Festivali (3-11 Eylül 2020) ve 32. Ankara Film Festivalı (4-12 Kasım 2021) Düzenleme Kurulunda yer almıştır.

33. Ankara Film Festivalı (3-11 Kasım 2022) Düzenleme Kurulundadır.

İlgi alanları, sinema, yelken ve edebiyattır.

 

İlgili İçerikler