Yapmayın efendiler, etmeyin…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Yapmayın efendiler, etmeyin…

Suriye’de bugün var olan devlet, yurttaşına güven vermediği halde yurttaştan güven talep edilmesi büyük bir çelişki. Oysa güven, tek taraflı bir beklenti değil, karşılıklı olarak inşa edilen bir bağdır. Yurttaş özsavunmasını bırakırken, devletin de ona hukuki eşitlik, yargı güvencesi, siyasal temsil ve fiziksel güvenlik sunması; üstelik bunları somut ve bağlayıcı garantilere dayandırması gerekir

Yapmayın efendiler, etmeyin…

IŞİD’in kuzey Suriye boyunca ilerleyişi, Suriye iç savaşının en karanlık evrelerinden birini oluşturmuştu. Bu örgüt, 2013’ten itibaren sistematik bir yok etme politikası izleyerek Ezidi katliamları, kadınların köleleştirilmesi ve toplu infazlarla bölgedeki bütün topluluklar için varoluşsal bir tehdide dönüşmüştü.

Kobanê kuşatması, bu tehdidin en sembolik sahnesiydi. Ağır silahlarla donatılmış IŞİD birlikleri karşısında, hafif silahlara sahip yerel savunma güçleri haftalarca direnmiş, kent neredeyse tamamen yıkılmıştı, binlerce insan göç etmek zorunda kalmış; ancak Kobanê düşmemişti. Bu direniş, IŞİD’in “yenilmezlik” algısının kırıldığı ilk büyük dönüm noktası oldu.

Kadınların bu direnişteki rolü, mücadelenin karakterini köklü biçimde değiştirmişti. Kadın savaşçıların cephede yer alması yalnızca askeri değil, aynı zamanda simgesel bir anlam taşıyordu. IŞİD’in kadın bedenini ganimet ve tahakküm alanı olarak gören zihniyetine karşı, kadınların silahlı ve örgütlü varlığı büyük bir meydan okumaydı. Bu durum direnişi yalnızca askeri değil, toplumsal ve kültürel bir mücadeleye dönüştürmüştü.

Suriye iç savaşı boyunca, Esad rejiminin egemen olmadığı bölgeler arasında Kuzey ve Doğu Suriye (Rojava), siviller için görece en güvenli alanlardan biri haline gelmişti. Bu durum yalnızca Kürtler için değil; Araplar, Süryaniler, Ermeniler ve diğer topluluklar için de geçerliydi. Bölge mutlak bir huzur alanı değildi; ancak katliamların, mezhebe dayalı temizliklerin ve yargısızı infazların yaşanmadığı nadir coğrafyalardan biri olarak öne çıkmıştı.

Ne var ki sahada oluşan bu toplumsal ve siyasal deneyim, Esad sonrasında kurulan siyasal mimaride karşılığını bulamadı. Suriye'de bugün ortaya çıkan “devlet” yapısı, Suriye toplumunun hiçbir rengini, hiçbir çoğulluğunu ve hiçbir tarihsel hafızasını gerçek anlamda temsil etmeyen, tek merkezli ve dar bir siyasal tasarımı yansıtıyor.

Günümüzde Suriye’de nasıl bir devlet var?

Şara yönetiminin ilan ettiği geçici anayasa, yürütme yetkisini büyük ölçüde tek merkezde toplayan bir yapı oluşturuyor. Yasama organı olan Suriye Halk Meclisi, halkın doğrudan katıldığı bir seçim sürecinin ürünü değil. Meclis üyeleri, yürütmenin belirlediği komiteler ve Cumhurbaşkanının atamaları yoluyla saptanıyor. Ortaya çıkan tablo, meclisi bir yasama organından çok, yürütmenin meşruiyetini yeniden üreten bir onay mekanizmasına dönüştürüyor. İran’daki denetimli seçim sisteminden bile daha sınırlı bir temsil zemini söz konusu. Orada en azından seçmen sandığa giderken, Suriye’de halk bu imkândan da yoksun.

Ordu yapılanması da benzer bir karakter taşıyor. Bugünkü Suriye ordusu; eski HTŞ unsurları, Suriye Milli Ordusu kökenli gruplar, Esad rejiminden kalan birlikler ve farklı silahlı geçmişlere sahip personelin aynı çatı altında toplanmasıyla oluşmuş durumda. Ancak bu birleşme, ortak bir hukuk kültürü, kurumsal gelenek ve anayasal sadakat temelinde değil; siyasal zorunluluklar ve güç dengeleri üzerinden şekilleniyor. Ortaya çıkan askeri yapı, yurttaşı koruyan hukuka bağlı bir devlet ordusundan çok, farklı silahlı geçmişlerin merkezi bir komuta altında bir arada tutulduğu kırılgan bir bileşimi andırıyor. Bu tablo, bugün Suriye’de güven üreten ve yurttaşlarına eşit mesafede duran bir devlet otoritesinden söz etmeyi olanaksız kılıyor.

Askeri entegrasyon meselesi ve 10 Mart anlaşmasının açmazı

İşte tam da nedenle, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nden istenen askeri entegrasyon, salt teknik bir düzenleme olarak ele alınamaz. Mesele yalnızca silahlı güçlerin tek bir komuta altında toplanması değil; bu güçlerin hangi hukuk düzenine, hangi siyasal yapıya ve hangi yurttaşlık anlayışına bağlanacağıdır.

10 Mart anlaşması, yüzeyde bu entegrasyonu düzenleyen bir çerçeve sunuyordu. Anlaşma, askeri yapıların Suriye ordusuna kademeli biçimde dahil edilmesini, güvenlik sorumluluğunun merkezi devlete devrini ve idari koordinasyon mekanizmalarının kurulmasını öngörüyordu. Ancak asıl sorun, bu sürecin yukarıda tarif edilen devlet yapısı altında gerçekleşecek olmasından kaynaklanıyor.

Dolayısıyla 10 Mart anlaşmasının askıda kalması yalnızca tarafların isteksizliğiyle açıklanamaz. Asıl soru şu: Silahsızlandırıldığımızda bizi kim, hangi hukukla ve hangi eşitlik ilkesiyle koruyacak?

Suriye’de bugün var olan devlet, yurttaşına güven vermediği halde yurttaştan güven talep edilmesi büyük bir çelişki. Oysa güven, tek taraflı bir beklenti değil, karşılıklı olarak inşa edilen bir bağdır. Yurttaş özsavunmasını bırakırken, devletin de ona hukuki eşitlik, yargı güvencesi, siyasal temsil ve fiziksel güvenlik sunması; üstelik bunları somut ve bağlayıcı garantilere dayandırması gerekir. Bu nedenle Kuzey ve Doğu Suriye meselesi, yalnızca askeri entegrasyon başlığı altında ele alınamaz; asıl mesele, Suriye’de nasıl bir devlet kurulacağıdır.

Türkiye’ye düşen sorumluluk…

Suriye Kürtleri ile Türkiye Kürtleri arasındaki bağ, tarihsel, toplumsal ve insani bir sürekliliğe dayanır. Nusaybin ile Kamışlı arasındaki sınır çizgisi, akrabalık ilişkilerini, dil ve hafıza birliğini ortadan kaldırmaz. Bu gerçeklik altında sınırın güneyinde yaşanan her gelişme, kuzeyde de hissedilir.

Türkiye, milyonlarca Kürdün de ülkesidir. Bu yurttaşların sınırın güneyinde yaşayan akrabalarının güvenliği, soyut bir dış politika başlığı değil, doğrudan hayatın içinden gelen bir meseledir. Türkiye, Irak ya da Suriye Türkmenleri için gösterdiği duyarlılığı, Suriye Kürtleri için de gösterebilmelidir. Suriye Kürtlerinin güvenliğini gözetmeyen her yaklaşım, yalnızca sınırın ötesini değil, bu ülkenin içindeki bağları da zayıflatır.

Bu çerçevede Rojava meselesi yalnızca Suriye’nin meselesi değildir. Türkiye’deki Kürtler için de birlikte yaşamanın nasıl mümkün olabileceğine dair bir düşünme alanıdır. İç savaşın ortasında ayakta kalmaya çalışan bir toplumsal deneyimi yapay bir düşmanlık gerekçesine dönüştürmek, ne sorunları çözer ne de kalpleri birbirine yaklaştırır.

Türkiye ile Suriye Kürt siyasi aktörleri arasındaki ilişkiler her zaman kötü değildi. Salih Müslim, Temmuz 2013’te Türkiye’nin davetiyle Ankara ve İstanbul’da resmi temaslarda bulunmuş, bu görüşmelerde Suriye’de Kürtlerin siyasal temsili, geçiş süreci ve Türkiye’nin güvenlik kaygıları ele alınmıştı. Ekim 2014’te, Kobanê kuşatması sırasında gerçekleşen ikinci ziyarette ise ana gündem IŞİD tehdidi ve insani koordinasyondu. Bu temasların ardından Türkiye, Peşmerge güçlerinin Türkiye üzerinden Kobanê’ye geçişine izin vererek sahada insani ve siyasal etkisi yüksek bir adım atmıştı.

O gün bu ilişkiler mümkün olabildiyse, bugün benzer adımların atılamayacağını söylemek için güçlü bir gerekçe yok. Bu tür adımlar güvenlik kaygılarını azaltmakla kalmaz; Türkiye’nin bölgesel barışa katkı sunan bir aktör olarak inandırıcılığını da güçlendirir.

Güvenlik endişelerini azaltmak iki yönlü bir süreç değil midir?

* * *

Yüzyıl önce bu coğrafyayı cetvelle bölenler, bunun nelere mal olacağını hesap etmemişti. Bugün aynı hatayı askeri yöntemlerle, “güvenlik” gerekçeleriyle yeniden üretmek, yalnızca siyasal bir yanlış değil; tarihsel ve ahlaki bir hata olur.

Rojava’yı yıkmak, yalnızca öte yakayı susturmak değildir; bu yakayı da yaralamaktır. Orada bastırılan her hayat, buraya öfke ve umutsuzluk olarak geri döner. Hiçbir sınır, hiçbir tel örgü, hiçbir mayın halkların iç içe geçmiş kaderini bugüne kadar söküp atamadı; bundan sonra da atamayacaktır.

Bir halkın iç savaş koşullarında kurduğu yapıyı ona karşı bir düşmanlık gerekçesi yapmak, ne devleti güçlendirir ne toplumu birleştirir. Bu toprakların artık yeni ayrılıklara değil, mevcut yaraların onarılmasına ihtiyacı var.

Bu nedenle söylemek gerekiyor: Yapmayın Efendiler. Etmeyin. Yazıktır. Günahtır.

İlgili İçerikler