Aşkın, sadakatin, sevginin sembolü bir çift köpek gözü olabilir mi?
Olabileceğini adını bilmediğimiz milyonlarca köpekten biri olan Haçiko bize öğretmişti.
Hikâyeyi çoğunuz biliyorsunuz, Japonya'da Haçiko adlı bir köpek, sahibini tam 10 yıl her gün Shibuya İstasyonu’nda bekleyerek sevginin gücünü göstermişti. Haçiko'nun bu yıl 90. ölüm yıldönümü.
Beyaz kürklü bu tatlı köpek 1935'te öldüğünde Japonya’da ulusal yas ilan edilmiş, gazeteler haberi 1. sayfadan vermiş ve cenazesi inanılmaz bir kalabalığın eşliğinde kalkmıştı. Haçiko sonsuz bağlılığın sembolü olarak tarihe damga vurmuş, sadakat kelimesine yeni bir anlam kazandırmıştı…
Filminin çekilmesiyle (Hachi filminde, sahibini Richard Gere oynamıştı) adı geniş kitlelerle buluşan Haçiko'nun hikâyesi 10 Kasım 1923'te Akita Odate kentindeki bir çiftlikte başlar, uzun tüylü bir Akita inu cinsi erkek köpek olarak. Henüz iki aylıkken Tokyo İmparatorluk Üniversitesi'nde tarım bilimi profesörü olan Prof. Hidesaburo Ueno tarafından evlat edinilip yeni evine götürülür. Çok geçmeden sahibi ile köpek arasında çok güçlü bir duygusal bağ oluşur.
Haçiko
Haçiko'nun esas adı Hachi’ydi, Japonca'da uğurlu sayılan 8 sayısı, k' ise küçültme anlamında kullanılıyordu.
Haçiko her sabah profesör ile birlikte evden çıkıyor ve ona istasyona kadar eşlik ediyordu, hoca tüm günü okulda geçirdikten sonra geç saatlerde dönüyordu, köpek de onun geleceği saatte tekrar istasyona karşılamaya gidiyordu. Bu günlük rutin ikisi içinde vazgeçilmez bir ritüel haline gelmişti, derin bağlarının kanıtı olmuştu.
Ancak bu mutluluk 21 Mayıs 1925'te bir trajedi ile bitecek, Haçiko'nun hayatı sonsuza dek değişecekti. Üniversitede ders verirken felç geçiren Profesör Ueno, 53 yaşında ani bir şekilde hayatını kaybedecek ve o tirenden inemeyecekti.
O akşam Haçiko her zamanki gibi Shibuya İstasyonu’na gitti, sevdiği gelmeyince insan olan herkesin çok iyi bildiği o kaygı oturdu gözlerine ama umudunu kaybetmedi,10 yıl boyunca her gün aynı saatte belki gelir diye istasyona gitmeye devam etti.
Haçiko'nun bağlılığı gözden kaçmadı, istasyon personeli ve yolcular Haçiko'ya yemek vermeye, barınak sağlamaya çalıştılar. Derken bu hikâye hızla yayılmaya başladı, o kadar ki Haçiko Japonlar için koşulsuz sevginin sembolü oldu. Hikâyesi 1932 yılında Asahi Shimbun gazetesinde yayınlanınca da bu tatlı köpek ülke çapında ilgi odağı oldu.

Herkes onu seviyor, yatacak bir yer ayarlamak istiyordu ama onu İstasyon'dan koparamıyorlardı, 1935 yılında Haçiko istasyonun yakınında ölü bulundu, 10 yıldır bekliyordu, 12 yaşındaydı ve son aylarda sağlığı bozulmuştu. Ölüm haberi yayınlandığında Tokyo'da benzeri olmayan bir duygu seli yaşanmaya başladı, gazeteler'Sadık köpek bizi terk etti' diye manşet attılar.
Haçiko'nun cenazesi de benzersiz oldu, binlerce kişi katıldı, üniformalılar saygı duruşuna geçti, göz yaşları sel oldu, İstasyonun önü doldu taştı…
Bir kontrolör şöyle diyordu: “İşim bittiğinde her akşam Haçiko'yu görüyordum umut dolu gözlerle sahibini beklerken. Şimdi buralar bomboş.”
Ama Japonlar onu yaşatmaya kararlıydı, mumyaladılar ve Ulusal Tabiat Müzesi'nde ebedileştirdiler, küllerini ise sahibinin (kim, kimin sahibi bilinmez ) üzerine serptiler.
Onun yaptığı bunca jestten sonra onun için bir jest yapmak istemişti Japon Hükümeti, heykelini dikti Shibuya’ya. Orası artık kentin buluşma noktası, özellikle sevgililerin…

Çevremiz Haçiko’lar ile dolu, günlerdir bir tatil beldesinde sahilde satıcılık yapan sahibi birisini bıçaklayıp hapse girince ortada kalan ama tüm sahiplenme çabalarına rağmen kaçıp kıyıya sevdiğini beklemeye giden bir köpeğin haberi internette dolaşıyor, üzgün süzgün öyle bekliyor.
Valiliğin kabaca 'toplatılsınlar, toplamayan belediyelere ceza verilecek' açıklaması çoğumuzu uyutmuyor. Sanki ülkenin, şehrin temel sorunu köpeklermiş gibi, muhtemelen biraz da bununla uğraşalım diye önümüze kemik atılıyor.
Uzun yıllardan bu yana köpekler sokakta yaşıyor, kısırlaştırılmıyor, bakılmıyor, sahipsiz, aç susuz hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Şimdi o nefese de göz dikildi. Barınaklar doğal olarak yetersiz ve tabut gibi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2022 yılında 'Hayvan Hakları Tarihi ve Türkiye' diye çok kıymetli bir kitap yayınladı. Bugüne kadar pek değinilmemiş, göz ardı edilmiş konuları ele alan kapsamlı bir çalışma.
Arka kapağında, “İnsan olarak bulunduğumuz çevrede yapmamız gerekenler, ‘Onları daha iyi nasıl anlarız ve yardımcı oluruz’ sorusuna yaklaşımımızda gizlidir. Empati yapmayan, karşısındaki canlının duygularını anlamayan, kendince zayıfları aşağılık gören insandan, diğer insanlara ve hayvanlara farklı bakmalarını beklemek mümkün değildir” yazıyor.
Empati yapabilen bir yönetim olsaydı sorunun çözümü olduğunu görebilirdi, Prof. Dr. Hasan Apak'ın çözüm önerisini bunlardan biri 300 öğrenci. Operasyon alanları ve malzeme maliyetinin karşılanması.
Hayvanların insanlara değil, insanların hayvanlara zarar verdiği kayıtlarla sabit: Geçen yılın İçişleri Bakanlığı kayıtlarına göre, bir yıl içinde hayvanlara yönelik 6 bin 183 olay yaşanmış, bunların bir kısmı cinsel istismar. 'Haydi' uygulamasını 218 bin kişi indirmiş, tam 20 bin ihbar gelmiş. Jandarma'nın elindeki kayıtlar ise bilinmiyor.
Bunun bir de ruhani bölümü var, insan insan ile sevgi üretemiyor, hayvanlar sevgi enerjisinin üretimi için çok anlamlı bir vazife görüyorlar, yani sadece ekosistemi değil, bizim içsel sistemimizi de koruyorlar, geliştiriyorlar.
Yoksa hepimiz hücre hapsindeyiz, kendimize kilitlendik.
Sevgi falan dedim şimdi beddua olmayacak ama aklımdan hep şu pankart geçiyor: YAŞATTIKLARINI YAŞAMADAN ÖLMESİNLER.
Adanın ağlayan yüzü
Kuzguncuk'ta dededen kalma bir evim vardı. Dört katlı, bahçeli, bitişik nizam. Uzun yıllar MHP'li tarihçi dayım oturdu ve bakımsız bıraktı. Tabii doğal olarak yıprandı, merdivenleri sallanmaya başladı. İçi Cumhuriyet müzesi gibiydi, ilk çıkan ürünlerin teneke kutuları, Osmanlı dönemi ilaç şişeleri, anılar, tarihi mobilyalar ve içinde İbrahim Müteferrika'da basılmış 'Muvafakatname'nin de bulunduğu 11 bin tarih kitap.
Dayım ölünce kitapları tasnif etmek gözümde büyüdü, bir süre daha ev öyle kaldı. Derken 9 yıl önce bir bayram günü komşum Milliyet'ten arkadaşım Ali Öz aradı, “Koş evini buldozerle yıkıyorlar” diye.
Şok geçirdim çünkü ev tarihi eser, dokunulması imkânsız, devlet korumasında. Oğlum ile gittik, AKP’li Üsküdar Belediyesi'nden genç bir mühendis, bitişik komşunun “Ev üzerime gelecek” şikâyetini değerlendirerek yıkıma girişmiş. Mühendis o kadar cahil ki tahta evlerin dışa değil, içe çöktüğünü bile bilmiyor. Bayram olduğu için iş makinalarını Bayrampaşa'dan getirmişler, polis güvenlik almış eve kimse sokulmuyor, gazeteci arkadaşlar da “Eski evi niye tutuyorsunuz?” diye hesap soruyorlar falan.
İtiraz para etmedi, 'kamu yararına' yıkım bir hafta sürdü, parasını da bana ödettiler. Her kepçe vurulduğunda eşyalar gümbür gümbür iniyor, binlerce kitap acı içinde gökyüzünde uçuşuyordu, kırmızı ekoseli bebeklik eteğimin sallandığını gördüm en son.
Savaşları, diktatörleri saymazsanız çok az ülkede bir hükümet, bir parti vatandaşın hayatını 'bizzat' tarumar etmiştir. Benim kişisel tarihimin geçtiği ev, üç İmparatorluğun başkenti İstanbul'da nice tarihi meâan insan eliyle yok edildi, ediliyor. Yıkım AKP ile başlamadı ama hızlandı.
Padişahın kızının sarayını yıkıp Nişantaşı’nın ilk AVM'si Citys diye övünen, Dolmabahçe Sarayı'nın arka bahçesine stadyum yapan, yakan, yıkan bir zihniyet ile yaşadık, yaşıyoruz.
Büyükada Rum Yetimhanesi, Büyükada, İstanbul
Bu muhabbete nereden mi geldim? Hafta boyunca 'Büyükada Rum Yetimhanesi otel olacak' haberlerinden …
Kendimi bildim bileli yetimhane haberi yapılır ama yetimhane sorununa nihai bir çözüm getirilmez.
Malum bina dünyanın iki, Avrupa'nın birinci en büyük ahşap binası olarak kabul ediliyor. Çok kıymetli bir tarihi, eşsiz manzarası, şahane tahta oymaları, hala direnen piyanosu, Fransız mutfağı, gereçleri, öğrenci notları var…
Abdülhamid'in fermanı ile Fener Rum Patrikhanesi’ne verilen, arada el değiştiren, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün eline geçen, bu sürede hiçbir şekilde korunmayan bina, 2010 yılında AHİM kararı ile Patrikhane'ye geri verildi. Ama yüzyılların yorgunluğunu taşıyor, bunca yıpranma ile finansal olarak başa çıkmak çok zor.
Avrupa Birliği bu kadar büyük bir parayı karşılıksız vermez, kurumlar ilgilenmiyor, Patrikhane'nin yaptıracak maddi gücü yok, çareyi “Otel olsun da bari kurtulsun” da bulmuş.
Zaten 1898'de Fransız Mimar Vallaury binayı otel olarak tasarlamış. Ahali namusumuz bozulur dediği için yasaklanmış ve kamu yararına Patrikhane’ye verilmiş.
Aralarında Gündüz Vassaf, Europa Nostra Üyesi İlhan Nebioğlu, STK ve derneklerin olduğu imzacılar geçtiğimiz hafta bir bildiri yayınladılar, binanın korunmasını talep ediyorlar.
Ama nasıl?
Rum Patrikhanesi dünyanın en uzun süredir var olan ikinci kurumu, birincisi Vatikan.
Ne var ki Yunanistan, Fener Rum Patrikhanesi'ni 'işgal altındaki topraklar'da kabul ettiği için tanımıyor. Kiev ve Moskova Patrikhaneleri tanıyor.
Fener Rum Patrikhanesi’nin bu anlamda maddi gücü yok.
E ne olacak, içi boş, adanın tepesinde, yorgun, bakımsız, yapayalnız daha ne kadar direnecek?
Benim ara sokaktaki küçücük evimi 'kamu yararına yıkan' zihniyet, bu dev kültürel mirası kamu yararına koruyamaz mı?
Burcu Olgunlu'nun Akbank Kısa Film Festivali'nde gösterilen filminin adı 'Adanın Ağlayan Yüzü'ydü.
Binalarımız bile ağlıyor.


