Bugünden bakıldığında hayat alabildiğine olağan seyrediyordu 80’li yıllarda. Sabah Kadıköy yakasında oturan kalabalık bir gazeteci gurubu olarak aynı vapur ile karşıya geçiyor, kar yağsa bile neredeyse hepimiz arka güvertede çay, sigara içiyor, asık suratından kimin karısı ile kavga ettiğini anlıyor, Eminönü’ne varmadan bütün dedikoduları topluyorduk.
Vapurda kimler yoktu ki… Onat Kutlar, Murat Belge, Okay Gönensin, Selahattin Duman, Mehmet Yaşin, Haldun Taner, Ahmet Oktay, ender de olsa Yusuf Atılgan, Necati Cumalı vb.
Yanlış anlaşılmasın hep lak lak yapmıyorduk, o 20 dakika benim için çok kıymetliydi, tek başına servis olarak çalıştığım için yeni çıkan kitapları çoğunlukla vapurda okuyordum, sayfayı yaptıktan sonra da akşamüzeri kapılarına dayanıyordum söyleşi için, bazen de sohbet için. Tomris Uyar mesela… Kaç söyleşi yaptım, bilmiyorum ama çok votkasını içtim, çok muhabbet ettik.
Nişantaşı’nda oturan Peride Celal’e ise çay içmeye gider, anılarını dinlerdim. Leyla Erbil’e de öyle... Galiba en çok Adalet Ağaoğlu ile buluşuyordum, bazen evinde, bazen akşam yemekte, en çok da telefon ile konuşurduk.
İnsan ilişkilerinin de doğal olduğu yıllardı, söyleşi için gittiğim Latife Tekin’de muhabbet uzayınca yattığımı bilirim. Gazetenin ömrünün 24 saat, yazarın/sanatçının yetişmesinin bir ömür gerektirdiğini bilir, söyleşi dışında anlatılanları çok daha ilginç olsalar da kendime saklardım.
O kadar ki Ahmet Oktay “Duyduklarını yazsan manşetten inmezsin” derdi. Edepli yıllardı, haberin öznesi olmamaya dikkat eder, bu yüzden asla beraber fotoğraf çektirmezdik.
Pınar Kür ile tanışmam da 80’lerin başına denk gelir. Kür’ün ‘Yarın Yarın’ını öğrencilik yıllarımda okumuş, çok sevmiştim. Onu takip eden romanlarını da öyle… Ama söyleşileri hep Cağaloğlu’nda yapıyorduk o yüzden en sevdiğim öyküsü ‘Bir Deli Ağaç’ta ki o ağaç ile tanışamamıştım bir türlü. Ama hep aklımdaydı. Ta ki bir gece Çiçek Bar’da Erdal Öz ile uzayan muhabbetin arkasından Pınar, “Çok geç oldu karşıya gitme gel bende kal” deyince yüreğim pır pır oldu. ‘Deli Ağaç’ ile tanışacaktım nihayet.
Soğuk bir kış gecesiydi, Pınar’ın geniş, yerleri rabıta, bol kilimli ‘entelektüel’ evinde, yapraklarını dökmüş o dev ağacı gördüm... Pencereden ayrılamadım bütün gece, uyku tutmadı. Öykünün hüzünlü aşk hikayesi yüreğimi burktu, sabahı sabah ettim.
Ne güzel yazmıştı ne çok bakmıştı o ağaca:
“Bin kez izledim filiz verip yaprak doğurduğunu, yaprakları besleyip doyurup büyütüp rüzgarlara saldığını. Bin kez izledim yaprakların sararıp kararıp dökülüp onu yapayalnız bıraktığını. Bin kez gördüm çırılçıplak bir gövdeyle kar beklediğini. Ağacı tanıyorum. Ağaç benim yakınım.”
Baharda açan çiçeklerini ise ağacın gökyüzüne aşk mektupları olarak tasvir ediyordu. Ağacın ne kıymetli bir canlı olduğunu, duyguları olduğunu, acı çektiğini, çocuk gibi yaprak büyüttüğünü, gece rüya gördüğünü biliyordu…
Pınar Kür
Uykusuz gecenin ardından bir düşümün gerçekleştiğine şükrederek dışarı çıktığımda atölyesinin penceresinde Füreyya Koral’ı gördüm. Kırmızı rujunu sürmüştü erken saate rağmen. Dışarıya bakıyordu, ağaca belki de. Şiir gibi bir sabahtı Arif Paşa Apartmanı’nda...
Pınar Kür ile bir de ortak proje gerçekleştirdik Milliyet gazetesi için. Çetin Emeç’in Genel Yayın Yönetmeni olduğu yıldı. Selim İleri ile birlikte Pınar’ın evinde bir söyleşi yapacaktık, gençlik ve cinsellik üzerine. Konuklarımız Müjde Ar, Fatih Özgüven’in annesi, ‘Asılacak Kadın’ kitabı müstehcenlikten toplatılmış, yargılanmış Pınar Kür ve adı yeni duyulmaya başlanmış Prof. Dr. Tansu Çiller’di. O yıllarda her konuda bir de akademisyenden görüş alma modası vardı.
Tansu Hanım’ı arayıp kendimi tanıttım. Milliyet adını duyunca hemen kabul etti, muhtemelen ne beni ne konuyu duydu.
Neyse toplandık, oturduk, ikram izzet derken ‘cinsellik’ten girizgâh yapıp ilk soruyu zarif tayyörlü Tansu Hanım’a sorduk, gık yok. Hık mık derken Tansu Çiller “Ben yarın öğrencilerimin yüzüne bakacağım” diyerek toplantıyı terk etti. Pahalı çantasını kapıp giderken “Ben buraya hiç gelmemiş olayım” dedi. Biz şaşırıp kalmışken Müjde Ar “Niye burası genel ev mi? Biz orospu muyuz?” diye yapıştırmayı ihmal etmedi.
Müjde’nin cevabından sonrasını hatırlamıyorum.
Bu vesile ile Türkiye’nin daha sonra tanıyacağı bu güzide şahsiyet ile müşerref olduk.
Kür’ün yazarlığı, çevirmenliği, akademisyenliği, devrimciliği yazıldı, yazılacak.
Gençliğimizin edebi pusulaları, metinleri ile bize yol gösteren nesil neredeyse tamamen aramızdan ayrıldı. Pınar Kür ile biraz daha eksildik.
Hayat öğretmeni Altan Öymen
Pınar Kür’ün ölümünü yazarken Altan Öymen’in haberi geldi. Babamı kaybettiğimdeki kadar derin bir acı duydum.
Herkes için büyük bir kayıp, insan yazmaya bile çekiniyor böylesi bir kıymeti. Ne yazsak eksik olacak zira ama biz eski Milliyet çalışanları için, onunla geçirdiğimiz onlarca yıl benzersiz hayat dersleri ile hafızamızın en kıymetli köşesinde hep duracak.
Altan Öymen’in en büyük özelliklerinden bir tanesi iktidar, güç, para, şöhret falan ile tanımlanamamasıydı, hepsinin ötesindeydi.
Yeni yayın yönetmeni olmuş, odasına çağırmıştı, dış haberlerde değişiklik yapmak istiyordu. Yabancı diller üzerine sohbet ediyorduk ki Fransızcayı nasıl öğrendiğini anlattı. Uçak kaçırmak suçlaması ile hapse atıldığı dönem, hücrede geçirdiği uzun ıssız günlerden sonra bir gece işkenceden perişan bir genci atmışlar yanına. Genç çocuk bütün gece inleyip durmuş. Ertesi sabah kendine geldiğinde ‘Nesin, kimlerdensin’ yerine ‘ne biliyorsun’ diye sormuş Altan Abi, genç de Galatasaray Lisesi mezunuyum, Fransızca biliyorum demiş. “Bana yüz kelime ve fiilleri yaz. Seni buradan alıp götürürler, ben yine yalnız kalırım. Bir şey öğreneyim bari” demiş. Dediği gibi de olmuş. Genci yanından almışlar, o hapisten Fransızca öğrenerek çıkmış.
Bakanlık yapmış birisinin, hapiste hayıflanıp ‘bana ha’ diye kahredeceğine o yeni bir dilin keyfinin peşine düşmüş. Bu Altan Abi’den öğrendiğim ilk ders oldu, hiç kimse onu alaşağı edemezdi çünkü o kendini bu sıfatların ötesinde yerleştirmişti.
90. yaş günü kutlaması, Arnavutköy'de bir balıkçıda
Yayın yönetmenliğinden alınıp, tuvaletin yanında küçücük odaya konulduğunda da aynı Altan Öymen’di.
Toplantıya girerken haber merkezinde kimin açıkta kalmış poğaçası varsa alıp yerdi, yadırgamaz, yargılamazdı. İnsana dair hiçbir şey ona yabancı değildi.
Sekreteri Birkan Hanım’ın yaş günü için toplandığımız ucuz bir Sirkeci meyhanesinde gıcır lacivert takım elbisesi içinde, inanılmaz bir zarafet ile Birkan Hanım ile vals yapmıştı. Sirkeci’de meyhane, Viyana’da saray onun için fark etmiyordu, o hep aynı zarafet ile davranıyordu.
Karısı ameliyat olduğunda koridorda volta atarken de gördüm, CHP’nin bir kongresinde (küçük bir grup tarafından) yuhalanırken de hiç istifini bozmuyordu, sözünü mutlaka yerine ulaştırıyordu.
Milliyet’ten sonra da hep görüştük, bazı yaş günlerini birlikte kutladık, evimize geldi, evine gittik, her ahval ve şeraitte beyefendi olan, bu dünyada tanıdığım tek insandı.


