Yazılarımda genel olarak ekonomi alanındaki konuları ele alıyor, bunları Türkiye’de ve dünyada olanlarla ilişkilendiriyorum. Bugün karar süreçleri ve strateji olarak tanımladığım odağa sadık kalarak , yeni iş modelleri, asset light-bilgi yoğun girişim konusunu ele alacağım. Daha önce ekonomi politikası, governance, yönetim bağlaimında tartışırken, bugün “girişimcinin” değer zinciri yönetimi ve iş modeli alanındaki davranışlarını ele alacağım.
Moda tasarımcısı olan Alex Akimoğlu 16 Ağustos 2025’te T24’te okuduğum yazısıyla, girişimcilik, yaratmak ne demek sorularını getirdi aklıma. Bunlar Değer Zincirinin Evrimi adlı kitabımın ana konularıdır. Akimoğlu yazısında 2013 yılından geçtiğimiz aylara kadar Anna Wintour’un maestroluğunda varlığını sürdüren Conde Nast’ın tarihçesine bakıldığında ise ilk yayın yönetmeninin Türk asıllı bir Rus olduğunu görüyoruz.
Condé Nast ve Mehemet Fehmy Agha
1896’da Ukrayna’da dünyaya gelen, Yusuf Agha adlı baba ile Anna Horoz adlı annenin yetiştirdiği, Mehemed Fehmy Agha (1896 Mykolayiv Ukrayna, 1978 Pennsylvania, ABD), Kiev’de [1]ekonomi okurken,[2] 1914 yılında Rusya’da doğan Konstrüktivizm akımının kodlarını dergi sayfalarına taşımış, moda yayınlarında grafik anlayışını yenileyerek metin ve görseller arasındaki ahenge yeni bir yorum getirmiştir.
Agha daha sonra Paris’te Modern Doğu Dilleri konusunda eğitim alıyor,[3] fotoğraf, tipografi ve bunlarla destekleyen fen konularında kendisini geliştiriyor. Dergicilik ndünyasına ışık tutmuştur. Vogue dergisinin Paris ve Berlin bürolarında yaptığı çalışmalar, bu derginin yayıncısı olan Condé Nast’ın ilgisini çekmiş, o dönemde geleneksel dergicilik anlayışını yıkarak Amerikan yayıncılığında yeni bir dönem başlatmıştır. Condé Nast, Agha’nın düzen tutkusunu, zevkli tercihlerini ve buluşçu yanını beğeniyor. Dr. Mehmet Fehmi Agha (1896-1978) 1928 yılında Vogue Berlin’de çalışmaya başlamış, dergiye getirdiği fütürist yaklaşımla Condé Nast’ın ilgisini çekerek Vogue New York’a transfer edilmiştir.
Agha’nın sonraki adımı 1929’da derginin New York ofisindeki tasarım yenilikleriyle Vanity Fair, House&Garden gibi hâlâ yayınlanmakta olan dergileri başlatıyor. 1943’te Agha Condé Nast’tan ayrılıyor ve grafik sanat danışmanlığına geçiyor. Ama Condé Nast grubuna getirdiği yenilikler devam ediyor.
Mehmet Fehmi Ağa
Refik Anadol, başka bir dünya
Burada bir başka Türk’ün yine fizik, sabit sermaye yatırımı sınırlı ve bu kez yapay zekanın yol açtığı imkanlarla tekrar ABD’de nasıl bir isim haline geldiğini hatırlatacağım. 1985 İstanbul doğumlu olan Refik Anadol, Türkiye’de başladığı fotoğraf, video, görsel iletişim teknolojisi eğitimine ABD’de California üniversitesinde devam ediyor. Sanatını veriyi, yapay zekâyı ve mekânı dönüştürücü unsurlar olarak kullanan bir yaklaşım üzerine kurar. Onun için görünmez olanı görünür kılmak, belleği, zamanı ve mekânı yeniden yorumlamak sanatın temel görevidir. Büyük veri setlerini ve makine öğrenmesini kullanarak “veri heykeltıraşlığı” ve “mekânsal deneyim” üretir. Böylece bireysel hafızaların, kolektif anıların ve insan zihninin soyut katmanlarını dijital sanat eserlerine dönüştürür.
Anadol’a göre sanat, yalnızca estetik bir ifade değil, aynı zamanda teknolojinin insan hayal gücünü genişleten bir aracı, geleceğin algı biçimlerini şekillendiren bir deneyim alanıdır Onun işleri, bilimi ve sanatı birleştirerek izleyiciyi hem duyusal hem düşünsel bir yolculuğa davet eder. Irak’lı mimar Zaha Hadid, Gugenheim Bilbao’nun mimarı Frank Gehry ve diğerleri, hayal gücü ve çizgileriyle Dubai’den Şangay’a kadar olağanüstü eserler yarattılar. TOKİ projeleriyle beton yığınına dönüşen ülkemizde maalesef Zaha Hadid iz bırakamadı. Kartal Pendik bölgesi için hazırlanan ve İstanbul’u Topkapı Sarayı, Asithane, Kapalı Çarşı, Mimar Sinan’ın eserleri gibi tarihe iz bırakan bir başka değerle buluşturacak olan proje uygulanamadı. Onun yerine 1005 odalı saray yapıldı! Kuleler yükselmeye, borç büyümeye devam ediyor.
Refik Anadol’un Türkiye’de eser vermesi mümkün mü? Bu parayla değil, kültürle ilgili bir konu. Bu gibi çalışmaların tartışıldığı, “algılandığı” ortamlar, önemli bilişsel, zihni, psikolojik yetkinlikler içeren altyapılar gerektiriyor. Bu yazıyı yazmamın nedeni bir süredir unuttuğumuz kültürel kaliteyi hatırlatmak. Bu yaratıcılık değişik, soyut-fizik, bilimsel-sanata dayalı düşünce tarzlarıyla birlikte oluşuyor. R.Anadol estetik duyarlılıkla teknik beceriyi bir araya getiriyor. Bu beceri parayla ölçülmüyor. Parayla ölçülen, yaratılan ürüne olan talep.
Yaratıcılığı inceleyen nörobilim, güçlü göresel-mekansal ağların, beynin bunları yöneten bölgeleri arasında oluşan ağlara dayanıyor. R.Anadol’un sanatı, bu ağlara referansla yapılan mimariyi destekliyor.
Duygusal ve kültürel duyarlılık, bu saydıklarımızı bir araya getirmek nasıl bir yetkinlik gerektiriyor?
Üçüncü olarak soyutlama, örüntü (pattern) tanıma özelliği, tıpkı matematikçilerin, müzisyenlerin, satranç ustalarının sahip olduğu gibi yetkinlikler gibi, neredeyse sonsuz sayıda fırsat içinden, kişinin önündeki sorunu çözmesini sağlayacak imkanlara yol açıyor.
Chatgpt’ye R.Anadol’un fMRI, fonksiyonel beyin taramasının yapılıp yapılmadığını sordum. Yanıt, mesleki yaşamının bilişsel esneklik, görsel hayal gücü, örüntü tanıma, duygusal zeka ve bunu teknolojik olarak açmak özelliklerinin ender görülen bir şekilde bir araya geldiği şeklinde oldu.
Refik Anadol
Eğitim ve paranın satın alamayacağı kültürel yetkinlikler
Bugün Ukrayna doğumlu, genetic olarak Türk, mesleki olarak ABD’li Mehmet Fehmi Agha ile, yaşamının orta öğretim dönemini Türkiye’de geçirdikten sonra, ABD’de yeteneklerini yeşerten ve ürün veren Refik Anadol’u ele aldım. Agha’nin gelişmesinde Kiev Polytechnic enstitüsünün ilk suyu verdiği görülüyor. Bunları andıran tıp, biyoloji, fizik, matematik gibi konularda ve artık yapay zekâ konularında çalışan yurttaşlarımız var; ama hepsinin yeşerdiği ortam maalesef Türkiye değil. Sevgili Celal Şengör boşuna “üniversite eğitimi yok “ diyerek isyan etmiyor. Türkiye’de 19. yüzyıl sonunda Abdülhamid istibdadı yaşanırken, çarlık Rusya’sında Büyük Petro Fransa’daki politeknik enstitüsünün benzerini, Ukrayna’da kuruyor. Zaten adı durup dururken büyük Petro olmamış.
Pekala, bunlar yok da, fiziki yatırımlar bakımından ne durumdayız? Yazılarımda hep hükümetleri, yalnız mevcut hükümeti değil, 1980’den beri ülkeyi yönetmeyi beceremeyen tüm hükümetleri eleştiriyorum, neyin eksik olduğunu sorguluyorum. Yazıyı bitirirken şu gerçeği vurgulamak isterim: Siyasetçi malzememiz ortada, ne yapalım, daha iyisi çıkmıyor. O zaman dedikoduyu bırakalım, bireyler olarak işimize bakalım.
Erzincan’ın İliç kazasında 1972’de dünyaya gelen Hamdi Ulukaya, Türkiye’de eğitimini becerebildiği kadar ileri götürdükten sonra ABD’Ye gitmiş. Yukarı New York’da dolaşırken rastladığı terk edilmiş bir binayı devralmış. Etrafta dolaşan işsizlerle birlikte önce binayı boyayıp çalışılabilir hale getirmiş, sonra da yoğurt üretip Çobani markasıyla satmaya başlamış.
Pekiyi, şimdi biz ne yapıyoruz, Hamdi Ulukaya’nın yaptığını örnek alıp hareket edeceğimize, yani “asset light “ yatırımı tercih edeceğimize, kendisini Yunan yoğurdu diyor diye eleştiriyor, dedikodu yapıyoruz. Yunan yoğurdu denilen ürün, bizim yoğurtlarımız gibi sulanmıyor da ondan. ABD’de Yunan’ın, ardından Danon’un yerleştirdiği bir marka gücü var da ondan.
Hamdi Ulukaya
Son olarak, Hamdi Ulukaya’nın ürettiği katma değerin maliyeti yogurt makinesinden ibaret, süt vesaire işletme gideri, yani iş durumuna, talebe göre yönetilebilen giderdir. Üretimde kullanılan makine, soğutucu gibi donanım hem çeşitli işlerde kullanılabilir, hem de maliyeti düşüktür. Son yılllarda hem Türkiye’de, hem yurtdışında devasa ağır endüstri yatırımlarının getirdiği finansal risk çok daha yüksektir. Yazıda ele aldığım iki örnekle kıyaslandığında, akıl bunun neresinde sorusu yerinde olacaktır. R.Anadol’u anlatırken, böyle iş modelleri için nasıl bir “akıl” gerektiğini vurgulamıştım. Bu niteliklere herkes sahip olmayabilir, öyle gençler ise matematik bilgilerini kullanarak bilgisayar, programlama gibi alanlara geçiyorlar. Burada sorun, bu endüstrilerin istihdam yaratmamasıdır.
| Düzeltme: Geçen hafta 'lider nasıl olunuyor' sorusunu tartışırken Hindistan’ın bağımsızlığını elde etmesi sürecinde yanlışlıkla İndira Gandhi’in adını andım. Bunun nedeni, İndra Gandhi’nin öldürüldüğü saatlerde Delhi’de Engineers of India Ltd şirketi yönetimiyle toplantı yapıyor olmamdır. Hindistan bağımsızlığını, Mahatma Gandhi’ye borçludur. Mahatma ve Indira Gandhi arasında akrabalık yoktur. Mahatma Gandhi’nin Hindistan’da başlayıp Kenya üniversitesinde devam eden, ve Hindistan’da sonlalan, yaşamı okunmaya değer. Indira Gandhi, Hindistan Başbakanı Nehru’nun kızıdır. Bu yanlışımı hatırlatan arkadaşım Ahmet Kumrulu’ya teşekkür ederim. |
Final
Operalar hemen hep ölümle biter. Bu bir opera librettosu değil, ama son sıralarda yaşadıklarımız maalesef hep yaşamın asıl gerçeği olan son. Yazımı bitirirken geçen haftalarda art arda yitirdiğimiz arkadaşlarımızı anmak isterim. Bunların sonuncusu herhalde tanıdığım en demokrat ve verimli insanlardan biri olan sevgili Mete Tunçay’dır. Çok zengin bir bilançoyla uğurladığımız Mete ve diğer yaşıtlarımızla Mülkiye’nin öyle ayrıcalıklı bir döneminde birlikte olduk ki, hatırladıkça bugünün ilkelliklerini unutuyoruz, yakıştıramıyoruz.
Yavuz Abadan, Halil İnalcık, Ahmet Şükrü Esmer, Şerif Mardin, Mümtaz Soysal, Seha Meray, Bahri Savcı ve daha niceleri, o dönemde Mülkiye’de öğrenci veya öğretim üyesi, Mülkiyeli olmanın ayrıcalığını yaşattılar. Hele Bahri Hoca anayasa hukuku derslerinde “halife sultan” dan o kadar çok söz ederdi ki, tam algılayamazdık, tarih olarak dinlerdik. Ne kadar haklıymış!. Hepsi dünyamıza değer kazandırdılar. Demin Mete’nin bilançosundan söz ettim, umarım günün birinde Mülkiye’nin bilançosu hazırlanır ve geriye bakınca ne kadar şanslı olduğumuzu, ama bugüne gelinirken üstümüze düşeni yapamadığımızı görürüz.
Emperor Peter the Great Polytechnic Institute, Kiev.
[3] National School of Modern Oriental Languages, Paris


