Gündem komisyon
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Gündem komisyon

Madem ülkede geçerli, ülkeyi yönetenlerin tanıdığı bir anayasa yoktur, o zaman yapılması gereken, tekrar 1960’taki yolu izleyerek anayasa uzmanlarından oluşan bir kurucu meclisin yeni anayasa tasarısını hazırlaması ve halkoyuna sunması değil midir?

Gündem komisyon

Kendi kendime ister Türkiye’de, ister dışarıda toplumları ilgilendiren gündem konuları nelerdir diye sorduğumda, karşıma tabii önce mevsim sıcakları, arkasından ülkemizde yüksek mal ve hizmet fiyatları ile adalet sisteminde hergün daha bozulan uygulamalar, dışarıda ise mevsime karşın devam eden çatışmalar, ölümler çıkıyor. ABD başkanı hergün birbiriyle çelişen kararlar vermeye, destekçileri onun peşinden saf değiştirmeye devam ediyor. Büyük dragon Çin ekonomisi kötüye mi gidiyor, yoksa Xi Jingpin başkanlık yetkisini doğru kullanacak mı, zamanla göreceğiz.

FT ekonomi editörü Martin Wolf’la Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman dört haftadır dünya sorunlarını konuşuyorlar. Bu hafta onların sohbetini ele alayım diye düşünürken, kendime dur dedim, meşhur “adı konulmamış komisyon” varken, dünya sorunlarına ne gerek vardı? Önce evdeki yangına bakalım.

Anayasa Komisyonu

Karşımızda ilginç bir tablo, daha doğrusu bir bilmece var. 64 yıl oluyor, 9 Temmuz 1961 günü 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra oluşturulan ve anayasa hocalarıyla bu anayasanın uygulanacağı toplum önderlerinden, iş adamlarından ve temsilcilerinden meydana gelen kurucu Meclis'in hazırladığı anayasa referanduma sunuldu ve büyük bir çoğunluk tarafından kabul edildi. Bu Türk toplumunun gördüğü en liberal, demokrat, cumhuriyet ilkelerini en yukarı düzeyde tutan laik bir anayasa idi. Nitekim toplumun “sağ kanadını oluşturan” kitle bu anayasayı ülke için fazla bol olarak değerlendirdi, onunla bir türlü rahat edemedi. O anayasaya layık bir millet değil miydik?

1960 Anayasası

İşin tuhaf yanı bu bol anayasa ülkede ekonomik planlama düşüncesini getirmişti, ve Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştu. Artık Türkiye ekonomisi nereden estiği, kime yaradığı belirsiz rüzgara göre değil, ülkenin ve ekonominin gerçeklerinden yola çıkılarak, ulusun tercihlerine göre belirlenen hedeflere yönelik olarak yönetilecekti.

Bol Anayasa

Sağa göre Türkiye bu anayasayı (1960 anayasası) hak etmiyordu. Bu teşhisi paylaşan sağ seçmen ve iş alemi anayasaya sahip çıkmadı ve özellikle 12 Eylül 1980’den beri bu demokratik anayasayı, muhafazakar tercihler doğrultusunda “daraltma girişimleri” yaşamaktayız. 27 Mayıs’ın demokrat, liberal anayasası çeşitli vesilelerle yaratılan siyasal krizlerle yontuldu ve bugüne geldik. Bol anayasadan yakınanlar, bu yeni düzene itiraz etmediler, hiç sorgulamadılar. İş alemi kazancına bakar, ama bu bu kazancın da maliyeti olduğunu düşünmediler ve bugüne geldik. Oysa 1961 anayasası bireyi öne çıkartıyordu, bugün önerilen ise cemaat modeli içinde bireyin Rahat hareket etmesine izin vermeyecek dar bir ceket vaad ediyor, tıpkı 200 yıl önce olduğu gibi. Herhalde birilerinin işine yarayacak ki, bunca kıyamet koparıılyor bunun için.

15 Temmuz 2016 “kalkışması”, anayasanın bugünün siyasal rejiminin istekleri doğrultusunda daha da daraltılması için fırsat yarattı. İktidarın ittifak ortağı dahi anayasayı “Türk tipi başkanlık rejimi” olarak adlandırarak siyaset yazınına katkı yaptı.

Aslında halen herhangi bir anayasanın uygulandığından söz etmek doğru değildir. Devlet başkanı, onun ittifak ortağı anayasayı, onun mahkemesinin kararlarını tanımadıklarını çeşitli vesilelerle tekrar etmişlerdir.

Kim ne istiyor?

Madem ülkede geçerli, ülkeyi yönetenlerin tanıdığı bir anayasa yoktur, o zaman yapılması gereken, tekrar 1960’taki yolu izleyerek anayasa uzmanlarından oluşan bir kurucu meclisin yeni anayasa tasarısını hazırlaması ve halkoyuna sunması değil midir? Burada iş çatallaşıyor. Çünkü tek sorun anayasa hazırlamak değil, öyle bir anayasa ki şu talepleri karşılamalı;

Cumhurbaşkanı “emr-ihak vaki olana kadar” görevde kalmak istiyor, arkasında sürekli pozisyon alan ve 23 yıldır iyice iktidar olmaya alışan AKPlilerin beklentileri var.

İttifak ortağı partinin başkanı kendisini destekleyen çeşitli “derin ve görünen devlet” çevrelerinin istekleri doğrultusunda yasalar (af, koruma yasaları gibi), diğer çeşitli uygulamalara imkan veren düzenlemelerle, atamaların devam etmesini istiyor.

Ülkede yüzde 20 mertebesinde bir seçmen tabanına sahip olan kürt seçmen kitlesi kendi haklarının yasal olarak tanınmasını istiyor. Parti üyeliğini TBMM’de grup kurabilmek için vasıta olarak kullanan, bunun için  geçen yıllarda R. T. Erdoğan ve K. Kılıçdaroğlu manevralarıyla kendilerine yaşam ortamı yaratmaya çalışan oluşumlar, bir o yana, bir bu yana kendilerine uygun rüzgarı bulmaya çalışıyorlar.

Fevkalade aydın bir genç Kürt dostum, bu etnik kimliğe sahip nüfusun, 1800’lerden beri çok geniş bir coğrafyaya yayıldığını, herhangi bir kişininin liderliğinin temsil sorununu çözmeyeceğini söylüyor. Sorunun özüne yönelik bir tesbit bu. Zaten bugünkü liderliğin tercihleri doğrultusunda değil, sürekli olarak doğal evrimini yaşayan kitlenin, 85 milyonun tercihlerinin yansıtılmasını sağlayacak sistemin kurulması gerekir.

Ülkeye cumhuriyeti getiren kurucu parti CHP seçmeni, 1980’den beri yitirilen, yıpranan kurumların, laiklik, doğru bir eğitim politikası, saydam, hesap veren yönetim ilkelerinin yeniden yerleştirilmesini bekliyor.

Baştan beri sorguladığım, bugünün AKP-MHP siyasi kadrolarının böyle bir sistemi kurmak için gerekli bilimsel malzemeye sahip olup olmadıkları. Hep hatırlattığım 1015 Magna Carta sözleşmesi, İngiltere’de soyluların kralın önüne getirdikleri ve “esas haklar sözleşmesidir”. Saydığım kadroların siyasal bagajında böyle bir sözleşme var mıdır? Yoksa Büyükelçi’nin görevinin sınırlarını aşarak önerdiği, cemaat modeli mi var zihinlerinde? Çağdaş temel ilkeler doğrultusunda bir sistem kurabilecek entellektüel, bilimsel, anayasa hukuku malzemesi var mı?

Bu heyetler önümüzdeki haftalarda TBMM’de temsil edilerek ülkenin tamamının oyuna sunulacak bir anayasa tasarısı hazırlayacaklar. Göründüğü kadar bu heyetlerde yer alabilecek “anayasa uzmanı sayısı” fevkalade sınırlı. Toplumu oluşturan farklı etnik yapıların birlikte yaşayacakları dünyanın en önemli bölgelerinden birinde yer alan ülkemizi gelecek yüz yıllara taşıyacak hukuk ve yönetim modelinden söz ediyorum. Ülkeyi yüzlerce yıl geriye götürecek hazır formüllerden değil. Durup dururken bir siyasi partide kaç anayasa uzmanı, siyaset bilimci bulunabilir ki? Kendisinden menkul anayasacı olanların yarattığı sorunları yıllardır yaşıyoruz.

Yıllardır Cumhurbaşkanı’ın, rejimin temel özelliklerine ilişkin ve Cumhuriyetin kuruluşundan beri hakim olmuş ilkeleri benimsemediiğini duyuyor, okuyoruz. Son olarak ABD büyükelçisi patronunun Türkiye’yi Lübnanlaştırmak şeklindeki mesajını açıklayınca bu tablo daha netleşti. Değerli arkadaşım Profesör Ersin Kalaycıoğlu’nun Mediascope da yaptığı önemli podcastı dinlemenizi ısrarla öneriyorum ve D.Trump’ın bu düşüncelerine amin denilemeyeceğini, T.Barrack’ın, patronunun işportacı tavrı ile devlet yönetilemeyeceğini, yurttaşların kanıyla çizilen kendi sınırlarına yeni Sykes-Picot haritalarıyla müdahale edilmesine izin verilmeyeceğini hatırlatarak bu bahsi kapatıyorum.

Maksimalist strateji

İkinci konu Kürt toplumun beklentileriyle ilgili. Ben konunun strateji ve müzakere tarafı üzerinden duracağım. A.Öcalan bu müzakerelerde istese de, istemese de sözünü işittirecektir ve muhtemelen bu iş için hazırlıklıdır. Burada bilinmesi gereken, A.Ö.’nın temsilcileri üzerinden maksimalist, yani azamiyi talep ederek, karşısındakileri yıldırarak görüşmeleri başlatacak olması basit müzakere stratejisidir. Süleymaniye’deki silah bırakma, yakma “müsameresinden” sonra başka türlü davranmaları beklenemez. En yoksul halinde dünyanın en güçlülerini önce Çanakkale’de, sonra batı Anadolu’da silip süpürmüş olan Türkiye Cumhuriyeti böyle maksimalist stratejilere gülüp geçmelidir.

Böyle müzakereler akademik kurumlarda sürekli olarak işlenmektedir. Bilir bilmez tartışılan, küçümsenen Lozan müzakereleri, Mondros müzakereleri, İsmet İnönü’nün, Ankara’dan Büyük Atatürk’ün yönlendirmesiyle böyle müzakerelerin nasıl yapılacağını, büyük İngiliz ustalara gösterdikleri tarihi diplomasi zaferleridir.

1950 sonrası gelişmelerin köşebaşları

Bu tablo karşısında ne 1950’nin “liberal ekonomisi” ve hemen NATO’ya teslim olan Demokrat Parti, ne 1980’nin yine ithal ikamesinden rekabetçi dünya düzenine geçen ve aslında Malezya’da Dr.Mahathir’in UMNA’sından yola çıkan ve bu kez Washington mutabakatına tutsak olan, böylece 2000 yılına kadar bir türlü doğru ekonomi ve maliye politikalarını yerleştiremeyen ANAVATAN, ne de hele hele iktidar olur olmaz “Demokrasi hedeflenen durağa gelince inilecek tramvaydır” inancındaki, sorumluluk taşımayan, hesap vermeyen, hukuk tanımaz Adalet ve Kalkınma Partisi’dir.

Uyanma zamanı

Türkiye’nin ihtiyacı 85 milyonu tarihi içeriği ile kavrayacak olan, sorumlu, hesap veren, hukuk, adalet, eğitim temelleri üzerinde yükseltecek siyasi kadrolaşmanın vakit geçirmeden kendi tarihi, siyasal bagajını toparlamasıdır. CHP bunu yapabilir mi? Parti liderliği uzun bir bocalama süresinden sonra bir kişinin şahsında bu sorumluluğu hissediyor görünümündedir. Bu kişi hiç tanımadığım, mevcut CHP Genel Başkanıdır.

Olmazsa ne olur?

Düşünmek istemiyorum. Haftalardır ben de, meslektaşlarım da yazıyoruz, “çöküyoruz”. Ekonominin, toplumun dibi, çökmenin sınırı yoktur, sadece uçurum giderek daha korkutucu hal almaktadır. Üstelik bu çökmede hep birlikteyiz. Kendimizden, evimizden, ailemizden, şirketimizden başlayarak ve başka hesapları düşünmeden gemiye, yani ülkemize, milletimize hakim olmak, bireylerimizi uyarmak zorundayız.

Devletin kaptan köşkünde oturanlar, birbirinize hakaret ederek, bırakın çocuklarımızın, torunlarımızın, bizlerin dahi sözlüğümüze almamamız gereken kelimelerle, toplumu aşağılamayı bırakınız artık. Ülkenin derdine çare biliyorsanız onu söyleyiniz, o çarelerin önünü açınız.

 

İlgili İçerikler