Gündem

Akşener'den Erdoğan'a: İstanbul Boğazı Türk halkınındır, milletle inatlaşma

05 Kasım 2019 09:47

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener,  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın hazırladığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın Boğaziçi Yasası'ndan kaynaklanan yetkilerinin, başkan ve üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından atanacak kurum ve kurullara devrini öngören yasa taslağına tepki gösterdi. Haydarpaşa ve Sirkeci Garı ihalelerini hatırlatan Akşener, "Bu dümenleri biliyorsunuz" dedi ve ekledi: "Şimdi de, Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul Boğazı’ndaki yetkilerini gasp etmeye hazırlanıyorlar."

Akşener, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a, "Milletle inatlaşma. Milletin, kötü yönettiğiniz için elinizden alıp, Ekrem İmamoğlu’na verdiği yetkiyi, gasp etmeye kalkma" diye seslendi.  

Akşener'in grup toplantısı konuşması şöyle:

Aziz milletim, kıymetli milletvekilleri, sevgili gençler, değerli basın mensupları; Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Geçtiğimiz hafta Cumhuriyetimizin 96’ıncı yaşını kutladık. Uzun zamandır görülmemiş bir coşku, sokaklarımızı, meydanlarımızı doldurdu. Cumhuriyet ortak değerimiz. Böyle bir coşkuyla buluşmayalı epey zaman olmuştu. Hepimize çok iyi geldi.

Siyasi gerginlik stratejisiyle milleti kutuplaştıran anlayış, artık işe yaramıyor. Tüm siyasi aktörlerin bu hatadan dönmesi gerekiyor.  Milletimizin beklentisi ve mesajı budur. Nitekim, 25 yıl sonra yönetimi el değiştiren, İstanbul, Ankara gibi büyükşehirler, büyük organizasyonlarla Cumhuriyet’i kutlayınca gördük ki, her zamankinden farklı olarak, saray da kutlama yapıyor. Millet kutlayınca, saray da kutluyor. İşte bu, normalleşmenin ta kendisidir.

Yalnız; herkes şunu bilmelidir ki; manevi değerlerimize saldırmak Cumhuriyetçilik değildir. Cumhuriyete saldırmak da maneviyatçılık olamaz. Manevi değerlerimiz de, Cumhuriyetimiz de, bizi biz yapan ortak değerlerimizdir. Yeniden “biz” olabilmenin yolu, ortak değerlerimizde buluşabilmek, farklılıklarımıza da saygı göstermektir. İyi Parti’nin ilk gününden bu yana, sözünü ettiğim yeni dil, işte tam da budur. Milletimizin Barış Pınarı’ndaki duruşu,  Cumhuriyet’in yerelden merkeze, devletiyle, milletiyle birlikte kutlanması; şahsi menfaatlere değil, milletin menfaatlerine hizmet eden bir dil ve siyaset tarzının, ülkemizin en önemli ihtiyacı haline geldiğinin göstergesi.

"Minik öğrencileriyle 29 Ekim'i kutlayan Seçil öğretmene selam olsun"

Şırnak’ta minik öğrencileriyle Türk Bayraklarını alıp, 29 Ekim kutlaması yapan Seçil Öğretmen’e selam gönderiyorum. Kendisini tehdit edenler şunu çok iyi bilsinler ki,  Seçil öğretmen Cumhuriyettir, Seçil Öğretmen Türkiye’dir. Milletimizin ortak varlığından bile düşmanlık üretmeye çalışanlar,  Songül Aydemir’in, şehit olan nişanlısı Umut Coşkun’u uğurlamaya gelirken giydiği,  beyaz gelinliğe baksınlar.

“Biz” olursak, bugünümüz de, yarınımız da, o gelinlik kadar şerefli, o gelinlik kadar, ak-pak olur. Bu memleketin mayası, bu asalette gizlidir...

"Barış Pınarı Harekatı’nda, bugün gelinen noktadan endişe duyuyoruz"

Ülke olarak zor zamanlardan geçiyoruz. Son 10 yıldır, dünyanın başına bela edilen Büyük Ortadoğu Projesi, nihayetinde gelip kapımıza dayandı. Bu projenin eş başkanı olmakla övünenlerin vizyonsuzluğu, ülkemizi büyük belalarla baş başa bıraktı. İktidarın kendi eliyle sınırımızdan geçirip, yolda lahmacun ısmarladığı teröristlerle, şimdi ordumuz mücadele ediyor. Dünyada, aklı başında hiçbir devlet, teröriste seyahat acenteliği yapmaz. Ama maalesef, devletin idaresi basiretsizlerin elindeyse, bunlar oluyor. Milletimizin ve bizim, ülkemizin iyiliği uğruna destek verdiğimiz Barış Pınarı Harekatı’nda, bugün gelinen noktadan endişe duyuyoruz.

480 kilometre uzunlukta, 30 km derinlikte bir alanı güvenli bölgeye dönüştürmek amacıyla başlayan harekat, yeni bir vizyonsuzlukla yarım kaldı. Uyarmış ve demiştim ki; “Umarım sahada kazandığımızı, masada kaybetmeyiz.”

"Sopa gibi gösterilip çekilen bazı tasarılar, birer ikişer ülke parlamentolarından geçmeye başladı"

Bugünkü tabloya baktığımızda görüyoruz ki;  480 kilometrelik hedefin sadece 120 kilometresinde varız. Sınırımızın dörtte üçü hala tehdit altında olmasına rağmen, iktidar bunu bir başarı gibi sunuyor… Rusya önümüze dikildi. Şam yönetimi bölgenin büyük bir kısmında kontrolü ele geçirdi. Amerika, maaşlı teröristlerini alıp geriye çekildi. Peki iktidardakiler ne yapıyor? Dostum Trump‘ın mektubunu, tweetlerini, Amerikan senatörlerinin tehditlerini yutup, “Kaç milyon Suriyeliye, daha kaç milyar dolar harcayıp ev yaparız?” diye, müteahhitlerle hesap kitap yapıyorlar. Esad kazandı,  Putin kazandı, İran kazandı, Trump kâra geçti.  Kaybedense, dünya lideri Recep Tayyip Erdoğan… Hal böyle olunca, bugüne kadar sopa gibi gösterilip çekilen bazı tasarılar, birer ikişer ülke parlamentolarından geçmeye başladı.

Neden? Çünkü Türkiye’yi güçsüz görüyorlar. Siz iktidardakilerin öyle iç siyasette atıp tuttuklarına bakmayın, uluslararası alanda dut yemiş bülbüle dönüyorlar. Bu gelgitleri gören batı ülkeleri de, 100 yıl önceki Ermeni tehciri üzerinden,  Türkiye’yi iyice sıkıştırmak için adımlar atıyor.

"Bu ülkeler, bu yüzden bu kadar pervasız"

Dava arkadaşlarım; bugüne kadar her yıl Nisan ayında aynı tezgah masaya konurdu. Bu sefer erken başladı.  Bugüne kadar, Türk devletinin de eli boş durmaz, tarih cahili bu lobilere karşı, hakkını hukukunu savunacak ilişkileri devreye sokardı. O başkentlerde Türkiye’nin dostları vardı. Ne oldu? Kalmadı. Neden? Çünkü muhatap olacakları bir devlet aklı kalmadı. Tek bir adamla muhataplar. O yüzden de işin ciddiyeti kaçtı. Bu ülkeler, bu yüzden bu kadar pervasız. Türkiye’yi her geçen gün daha büyük bir yalnızlığa iten bu duruma, artık son vermeliyiz. Aksi takdirde başımızın daha büyük belalara gireceği kesin.

Aziz milletim bunları sana şikâyet ediyorum. Binlerce yıllık geleneğinle vücut bulan devletini, çiftlik sanıyorlar. Devlet yönetmiyor, damatla, kayınbiraderle, gelinle, görümceyle evcilik oynuyorlar. Bu böyle gitmez. Türkiye bu yükü, bu ciddiyetsizliği, bu iş bilmezliği daha fazla taşıyamaz.

Hamdolsun, gücümüz de, kaynağımız da var. Hem devletimize, hem de milletimizin geleceğine sahip çıkacak ehil insanlarımız var. Haddini bilmeyene had bildirebilmek için, akıllı ve güçlü olmak lazım. O akıl devlet aklıdır, o güç, ekonomik güçtür. Ama; İtibarı, yaptırdığı sarayın zenginliğinde arayanlarla, bu iş olmaz. İtibarı, milletin hazinesini damada bağlamakta arayanlarla, bu iş olmaz. İtibarı, beş müteahhide milyarlık ihaleler dağıtmakta arayanlarla, bu iş olmaz. Bu iş, “Önce millet” diyebilenlerle olur. Bu iş, milletin hakkını-hukukunu öne alanlarla olur. Bu iş, devleti devlet gibi yönetenlerle olur.

Ne diyor Sultan Selim; “Devletleri yıkan tüm hatanın altında, nice kibrin gafleti yatar.” Bu milletin emeğine, alın terine yazıktır.  Eşiniz dostunuz köşeyi dönecek diye saçıp savuruyorsunuz.  Yazık değil mi, günah değil mi? Ne diyor şair; “Devlet erkanını haksızlıklara mecbur kılan, Gereksiz israf ve sefahate düşkünlük değil midir? Basiret sahibi insanlara, her mezar taşı, Temiz bir ayna, ibret verici bir yüz değil midir?”

"Her konun öznesi benim' diyen bir nobranlıkla karşı karşıyayız"

Kardeşlerim; “Her konun öznesi benim” diyen bir nobranlıkla karşı karşıyayız. Memuruna yüzde 4 zammı uygun gören iktidar, yıl başında vergi ve harçlara yüzde 22 buçuk zam kararı aldı. Memurunu, işçisini enflasyona ezdiren Sayın Erdoğan, iş kendine gelince, kesenin ağzını açıyor. Cumhurbaşkanı olduğu 2014 yılında, 199 milyon lira olan Cumhurbaşkanlığı bütçesi, bu ucube sistem ve sarayla birlikte, 2020 yılında ne kadara çıkıyor biliyor musunuz? 3.1 milyar liraya. Sarayın günlük bütçesi 8 buçuk milyon lira. 300 yataklı Ödemiş Devlet Hastanesi 52 milyon liraya yapıldı. Yani o saray, bir haftalık masrafıyla, 300 yataklı hastane yapılabilen bir saray. Dahası var. Konu EYT'li kardeşlerimiz olunca Sayın Erdoğan ne diyor? “Erken emekli olacakmış, bundan sonra ne olacak, Gidecek, kendine göre başka bir işte çalışmaya devam edecek; ÇİFT DİKİŞ…”

"Böyle vicdan olur mu? Böyle adalet olur mu?"

Peki, 13 Eylül 2018 tarihinde yürürlüğe giren, 17 nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ne diyor: “Bakan yardımcısı kadrosuna atananların varsa emeklilik veya yaşlılık aylıkları kesilmez.”  Yani, EYT’liye gelince “Çift Dikiş”ken, bürokrat emeklisi, bakan emeklisi, milletvekili emeklisi olan bakan yardımcıları maaş içinde yüzüyorlar… Bir yanda benim 3600 ek gösterge bekleyen polis kardeşim, ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor, diğer yanda Mehmetçik operasyondayken dansöz oynatanlar, kendilerine ballı kayyum maaşları bağlayıp, köşe oluyor. Böyle vicdan olur mu? Böyle adalet olur mu? Böyle israf olur mu? Yazıklar olsun size. 

"Siparişle ekonomik tablo çiziyorlar"

Vatandaşın kan ağladığı yerde, istediklerini servete boğan Sayın Erdoğan, bizden damadının masallarıyla oyalanmamızı istiyor: Damat, 20 gün önceden ilan ediyor ve diyor ki; “Ekim ayında enflasyon yüzde 9’un altına inecek.” Dün, TÜİK açıklıyor, bir bakıyoruz enflasyon yüzde 8 buçuk. Siparişle ekonomik tablo çiziyorlar. Sonra da iş dünyasının, uluslararası sermayenin, çalışanların, yatırımcının, Türk ekonomisine güvenmesini bekliyorlar. Çarşıda, pazarda, gerçeği en acı şekilde yaşayan milletimizin aklıyla alay ediyorlar.

Anadolu’da bir söz vardır; “Yel Allah’ın, kaval Allah’ın.  Çal çal oyna.” Bunlarınki de aynen bu hesap. Ama bu iş böyle gitmez. Uyarıyorum; Bu kafayla bu kış geçmez, bahar gelmez.

"Bozkurtlar doyduğundan fazlasına göz dikmez"

Geleceğimizin, bu israfın kollarında heba olmasına izin vermeyeceğiz. Türkiye, bunca zamandır yiyip, içip, savuranlara rağmen hala ayaktaysa, yeterli gücü, kaynağı var demektir. Bütün mesele, bu gücü, bu kaynağı doğru kullanmakta. Aslında iş bu kadar basit. Har vurup harman savuran bu zihniyetin eliyle, ekonomisi yıkılmış bir Türkiye,

Trump’ın gönderdiği adam karşısında hazırola geçiyor. Ekonomisi darda bir Türkiye, dünyada yalnızlaşıyor.  Ve bu yalnızlıkla, tarihine çamur atılmasına engel olamıyor. Bu israf son bulmadan, evlatlarımıza iş bulamayız. Bu israf son bulmadan, mutfaktaki yangını söndüremeyiz. Bu israf son bulmadan, ısınamayız. Bu israf son bulmadan, zenginleşemeyiz. Sayın Erdoğan’a sesleniyorum; Lafa geldi mi bize bile milliyetçilik dersi vermeye kalkıyorsun. Ama şu gerçekten bihabersin; “BOZKURTLAR DOYDUĞUNDAN FAZLASINA GÖZ DİKMEZ!”

Bizim gözümüzde, Ne uçaklarınızın, ne otomobillerinizin, ne 1150 odalı sarayınızın, Ne de cennet gibi Okluk Koyu’na yaptırdığınız, 300 odalı yazlığın bir itibarı var. Bizim için itibar, umutlu gençler, karnı doyan çocuklar ve tüten bacalardır. Bizim için itibar, Türk lirasının değeridir. Bizim için itibar, devleti damatların değil, itibarlı insanların yönetmesidir. Bizim için itibar, özgürlüktür, adalettir, ileri demokrasidir. Bizim için itibar, mutlu bir gelecek, güçlü bir Türkiye’dir.

"Güçlü olamazsak, elin adamı kalkıp tarihimize çamuru yapıştırıverir"

Değerli milletvekilleri; Güçlü olamazsak, elin adamı kalkıp tarihimize çamuru yapıştırıverir. Oysa biz, Hazreti Türkistan nesliyiz. Bizden eziyet çıkmaz, zulüm peydah olmaz, Bizde kıyım bulunmaz. Büyük edebiyatçı Cengiz Aytmatov der ki; “Düşman yakana yapışınca, çakal da ayağından asılır.” Düşman yakamıza yapıştı. Çakallaşanlar da ayağımızdan asılıyor. Acı elbette yaşanmıştır.  Ve bu acı, ortak acımızdır. Allah-u Ekber Dağları’nda donan asker bizim acımızdır. Taşnak çetelerinin kıydığı kadın, erkek, çoluk, çocuk bizim acımızdır. Tehcirde ölen Ermeni vatandaşlarımız da bizim acımızdır. Ne düşman yakamıza yapışsın, ne de çakallar ayağımızdan asılsın. Güçlü olmak işte bunu sağlamanın yoludur. Biz güçlü olduğumuzda, ne düşman dost olur, ne de çakal tavşan olur. Ama gücümüze saygı duyarlar.

Türk Milleti’ni kıyım yapmakla itham edenlere karşı, “Sen de şunu yaptın, sen de bunu yaptın” gibi cahilce laflarla vakit kaybedilmez. Milletlerin bir ahlakı vardır. Biz, devletin temelini adalet sayan ataların, büyüklerin çocuklarıyız. Orhun Abideleri, bunu anlatır. 622 Medine Sözleşmesi bunun için vardır. 628 Hudeybiye Anlaşması yol göstericimizdir. Türk milleti, masumların hayatına kastetmez, onları bağrına basar.

"Demek ki, parlamenter sistemle, Türkiye ekonomisi büyüyebiliyormuş"

İnşallah siyasal iklimi değiştireceğiz. İnşallah yaşadığı coğrafyayı, yaşadığı çağı kavramış insanımızla, Türkiye’yi 21. Yüzyılın güçlü ve saygın ülkesi yapacağız. İşte o zaman herkes haddini bilecek. Bakın; 2002-2007 arasındaki büyüme oranını, bugüne dek sürdürebilseydik, kişi başına düşen milli gelirimiz 16.000 dolar olacaktı. Yani milletimiz tam 2 kat zengin olacaktı. 2002-2007 yılları arasında hangi sistem vardı? Parlamenter sistem. Demek ki, Ak Parti’nin görece başarılı olduğu yıllarda, Türkiye parlamenter sistemle yönetiliyormuş. Demek ki, parlamenter sistemle, ülke çok daha güzel yönetilebiliyormuş. Demek ki, parlamenter sistemle, Türkiye ekonomisi büyüyebiliyormuş. Demek ki, parlamenter sistemle, dolar da, faizler de düşebiliyormuş. Peki bugünkü iktidar sahipleri ne yaptı? Kuvvetler ayrılığını denge unsuru olarak değil, kibrin önünde engel olarak gördüler. Daha fazla güç için, sistem değiştirmeye kalktılar. Binlerce yıllık devlet geleneğimizi, deneme tahtasına çevirdiler. 2010 ve 2017 referandumlarıyla, kuvvetler ayrılığını yerle bir ettiler. Vatandaşın kendilerine duyduğu güveni, sistemi yıkmak adına kullandılar. Milletin meclisini devre dışı bıraktılar.  Sadece muhalefetin siyaset hakkına engel olmadılar. İradesine sahip çıkan millete “terörist” dediler. Kendi vekillerine bile; “Al maaşını otur, ne diyorsam ona göre elini kaldır.” dediler.  “Çayını kahveni iç, ülke yönetime karışma” dediler. Oysa göremediler ki; İnsanlık tarihi, hep ileri gitmeyi emreder.

"Türkiye’yi, hakkın, hukukun, özgürlük ve adaletin yitirildiği bir yola soktular"

Tarihte, insan haklarının gelişimine şahit olursunuz. Orta çağ karanlığından, aydınlığa geçişi görürsünüz. Bu tarihi öğrendiğinizde umut dolar, İnsanlığın sürekli gelişiminden ilham alıp, “Gelecek çok daha iyi olacak.” dersiniz. Peki biz niye umut dolu değiliz? Çünkü; Türkiye’de son 17 senede yaşananlar, adeta, tarihte bir tersine gidiştir. Demokrasiden krallığa doğru, zenginlikten fakirliğe doğru bir gidiştir. Türkiye’yi, hakkın, hukukun, özgürlük ve adaletin yitirildiği bir yola soktular. Bu tersine gidişin adı; “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”dir.

31 Mart’ta, İstanbul’da millet iradesini hiçe saydılar,  ve biliyorsunuz Millet, 23 Haziran’da gerekli dersi verdi. “İhanet ettik” dedikleri İstanbul’un yönetimini ellerinden alıp, Ekrem İmamoğlu’nu işbaşına getirdi. Akıllı yöneticiler milletin bu uyarısından ders alır. Ama az önce de ifade ettiğim gibi, kibrin esiri olan yöneticilerse, milletle kavgaya girişir. Bugün iktidarın yaptığı da budur. Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının ihalesindeki dümenleri biliyorsunuz. Büyükşehir Belediyesi’ni katakulliyle saf dışı bırakıp, ihaleyi, belediyenin maaşlı çalışanına hediye ettiler. Şimdi de, Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul Boğazı’ndaki yetkilerini gasp etmeye hazırlanıyorlar. İstanbul Boğazı, dünyanın en güzel yerlerinde biridir. Aynı zamanda tarih mirasıdır. İstanbul’u betona boğan iktidar, milletin rahatsızlığını gördüğü andan itibaren, Boğaziçi İmar Kanunu’nda bazı değişiklikler yaptı. Belediyenin ellerinden gideceğini gördüğü için, yetkiyi Ankara’ya almaya dönük adımlar attı.

"Tarihi yalılarda kafalarına göre tadilat yapanlar, Ak Parti iktidarının vazgeçemediği yandaş müteahhitler"

İstanbul Boğazı ve çevresi kanunsuz dikilen binalarla dolu. Bu binalara, yıllarca İstanbul’u yönetmiş belediye başkanının aile şirketinin binası da dahil. Tarihi yalılarda kafalarına göre tadilat yapanlar, Ak Parti iktidarının vazgeçemediği yandaş müteahhitler. Millet, rant hırsıyla koca metropolü köye çeviren iktidar partisinin elindeki yetkiyi, bu sebeple aldı. “Yanlış yaptın, kenara çekil.” dedi. Peki iktidar şimdi ne yapıyor? “Beton dikmeye devam edeceğim" diyor. O yüzden de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin elindeki yetkiyi almak istiyor. Buradan uyarıyorum; Dünyanın incisi Boğaziçi’nin sahibi Türk Milleti’dir.

"Milletin Ekrem İmamoğlu’na verdiği yetkiyi gasp etmeye kalkma"

Sayın Erdoğan; Milletle inatlaşma. Milletin, kötü yönettiğiniz için elinizden alıp, Ekrem İmamoğlu’na verdiği yetkiyi, gasp etmeye kalkma. Milli iradeyle, milletle inatlaşmanın sonu hayır değildir. Öyle olsaydı; 27 Mayıs ihtilalinden sonra rahmetli Demirel iktidar olamazdı. Aynı Demirel 12 Mart Muhtırası’ndan sonra yeniden iktidara gelemezdi.

Milletle inatlaşmak sonuç verseydi,  12 Eylül’den sonra cuntanın partisi yerine, rahmetli Turgut Özal iktidara gelemezdi. Milletle inatlaşmak işe yarasaydı,  bir şiir yüzünden seni hapse atanların iktidarı devam eder,  sen iktidara gelemezdin, Sayın Erdoğan. Sana bütün kapıları açan milletinin iradesine artık saygı duymayı öğren. Demokrasi tarihimize kısaca göz atsan, milletimizin iradesinin karşısına dikilen hiçbir gücün ayakta kalamadığını göreceksin. Milli irade bir seldir ve önünde hiçbir barikat duramaz. İşte o selin buluşma meclisidir İYİ Parti. Enginlere sığmam taşarım diyenlerin, taştığı yerdir İYİ Parti.