Adaletsizliği edebiyat eserlerinde görmek...

Adaletin yabancıları vardır, dokunmadıkları. Edebiyat onlara dokunarak, adaletsizlikleri görmemizi sağlar. Bu anlamda edebiyat, tam da adaletsizliği görebileceğimiz yerdir...


@e-posta
Dosya, 07 Mayıs 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Adalet ve adaletsizlik

Adalet istenir bir şeydir, bir özlemdir, bir idealdir. Bu nedenle adalet kavramı üzerinde ilk çağdan itibaren durulur. Ahlak felsefesi adalet kavramı ve adalet teorileri üzerinde durur. Siyaset felsefesi de adil bir toplum nasıl mümkün olur sorusundan hareketle adalet teorilerini ele alır. Adalet en fazla hukukta karşımıza çıkar. Mahkemelerde “Adalet mülkün temelidir” yazısı asılıdır. Hukukun sembolü, adalet tanrıçası Themis’tir. Ve adalet hukukun amacı olarak kendi yerini bulur. William Shakespeare’in Venedik Taciri başlıklı eserindeki Shylock bu nedenle “Adalet istiyorum” diye mahkemede haykırır. Bu anlamdaki adalet, kuralların yerine getirilmesiyle ilgilidir. Adalet teorilerinde yer alan adalet ise adalet ilkelerine göre düzenlenen hukuk normlarının yerine getirilmesiyle ilgilidir. Örneğin 20. yüzyılın en ünlü adalet anlayışını getiren John Rawls’ta, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini en iyi şekilde koruyan ve sosyal adaletin gereklerini yansıtan hukuk normlarının uygulanmasıyla adalet gerçekleşecektir[1]. Yine benzer şekilde adalet, insan haklarına uygun olarak türetilen hukuk normlarıyla sağlanacaktır. Bu tür adalet düşüncesi, siyasi toplumu kurallar bütünüyle yönetilen toplum olarak düşünmektedir[2]. Kime neyin ait olacağını belirleyen temel kurallar, kurumlarda etkili olmalı ve ihlal edenler müeyyideyle karşılaşmalıdır. Bu normlara uyulmadığında da adaletsizlik söz konusu olmaktadır[3].

Bu çerçevede adalet anlayışları adil bir toplum düzeni üzerinde yoğunlaşmaktadır. Burada önemli olan, toplumdaki kurumların ve hukuk normlarının adaletin gereklerine göre düzenlenmesidir. Amartya Sen, böyle bir toplumda dahi şayet büyük balık küçük balığı yiyorsa adaletsizlik vardır der.[4] Bu tür bir adalet anlayışı üzerinde durmaya çalışan Rawls bile adaletsizlikten söz eder. Üzerinde anlaşılan noktalar dediği şeylerde nelere adaletsizlik dendiğini belirtir. Örneğin kölelik adaletsizliktir gibi. Bu anlamda adaletsizlik kaçamayacağımız şey gibi görünür ama asıl üzerinde durulan adalettir.

Adalet bir idealdir, bir özlemdir. Peşinde koştuğumuz ve dile getirmekten çekinmediğimiz ve hep istediğimiz bir ideal: Adalet istiyoruz. Adaletsizlikse bir gerçekliktir. İçinde yaşadığımız bir gerçeklik.

Adaletin üzerinde bu kadar çok durulurken, adaletsizlik kavramının üzerinde ise daha az durulduğu görülmektedir. Judiht Shklar’ın belirttiği gibi “Adaletsizlik nerededir.”[5] Adaletsizlik her yerdedir. Mahkemelerin normlara uymasıyla adalet gerçekleşeceği düşüncesi gerçeklikte karşılığını bulmaz. Kafka’nın Dava başlıklı eseri, insan olma şartına uymayan akıl dışı mahkemeler tablosunu ortaya koyar. Adaletsizlik mahkemelerde söz konusu olmaktadır. Irk, cinsiyet, dil, etnik köken gibi nedenlere dayalı olarak insanlar arasında farklılıklar vardır. Özellikle haklar yönünden eşitliği dile getiren liberal adalet teorilerinde adalet eşit davranmayı gerektirip, bunları görmemizi engelleyebilmektedir.

Adaletsizlik tarihte ve politikada da karşımıza çıkar. Hukukun politika olduğunu belirten teoriler de adaletsizliği dile getirir. Feminizm de adaletsizlik üzerinde durur ve “Hukuk adaletsizdir” sloganıyla hukukun eril yapısını ortaya koyar. Adaletin yabancıları vardır, dokunmadıkları. Edebiyat onlara dokunarak, adaletsizlikleri görmemizi sağlar. Bu anlamda edebiyat, tam da adaletsizliği görebileceğimiz yerdir. Toplumda, hukukta ve hatta adalette yerini bulamayanlar ve seslerini duyuramayanlar vardır. Onlarla ilgili gerçek adaletsizliği işaret eden edebiyat eserleridir.

Adaletsizlik, adaletin olmayışı demek değildir. Çok daha fazlası olup, adaletsizliği belirlemek, adaletsizlik duygusundan hareket etmek ve adaletsiz kişi demek hiç de kolay değildir.[6] Oysa adaletsizlik, adaletsizlik durumlarıyla karşılaştığımızda hepimizin çok derinden hissettiği bir şeydir. Charles  Dickens’ın Büyük Umutlar’ındaki Pip’i adaletsizlik kadar derin hissedilen bir şey olmadığını belirtir.[7] Yine Dickens’ın eserlerinde adaletsizlik duygusu başlıca rolü oynar.

Adalet bir idealdir, bir özlemdir. Peşinde koştuğumuz ve dile getirmekten çekinmediğimiz ve hep istediğimiz bir ideal: Adalet istiyoruz. Adaletsizlikse bir gerçekliktir. İçinde yaşadığımız bir gerçeklik.[8] Adaletsizlik kendini isyanımızda ve umutsuzca attığımız çığlığımızda bulur. Edward Munch’un Çığlık tablosu tam da bunun resmidir. Adaletsizlik ağlamasına bizi götürür. Bu ağlama insanlığımızla ilgilidir. İnsanlığın terk edilmesiyle ilgili ağlamadır. Zarar gören ve ağlayan insanın kendisi, ağlamayla özdeşleşir.[9] Bu çığlığı yaşadığımız koşullar çerçevesinde de ortaya koyarız. Charlotte Brontë’nin ünlü eserinde Jane Eyre henüz küçükken uğradığı kötü muameleyi iç sesiyle “Adil değil”, “Adil değil” diye haykırır. Roman, onun yaşadığı gerçek adaletsizliği yansıtır. Adalet ise boşluğu doldurulamayan bir şeydir. Bu anlamda gerçek adaleti tasarımlamada güçlük yaşarız.[10]

Akılcı olmamak, kontrol edilmeyen güdüler, adil olmayan davranışlara götürebilir. Bu anlamda adaletsiz kişi başkalarına olduğu gibi kendine de adaletsizdir. Bu bağlamda insan, adaletsiz kimliğiyle en fazla kendine zarar verir.

Oysa adaletsizlik önümüzdedir, adaletsiz kişiler de. Yaşar Kemal’in İnce Memedindeki Abdi Ağa tam da adaletsiz kişidir. Adaletsiz kişi, adaletin gereklerini yerine getirmeyen kişidir. Shklar’ın belirttiği üzere, bir de pasif adaletsizler söz konusudur. Pasif adaletsizlik, vatandaşların kamusal sorumluluklarını yerine getirmediklerinde söz konusudur. Pasif adaletsiz kişi, normal adaletin gerektirdiğinden daha fazlasını göremeyen kişidir. Adaletsiz kişi, kuralların gereklerini yerine getirmeyen ve adil olmayan kişidir. Pasif adaletsiz kişi ise farklı olup, özellikle şiddet olduğunda çevresinde olup bitene duyarsız olan kişidir.[11] İnce Memedde Abdi Ağa’nın yaptıklarına sesini çıkarmayanlar gibi. Çiçerocu gözle bakıldığında, sadece yetkililer ve suçlular tarafından yapılan adaletsizlik değil, suçluları bildirmeyen, mağdura yardım etmeyen ve mahkemeye delil getirmeyen de adaletsiz olarak görülür. Yan evde dayak yiyen kadının sesini duyup da gereğini yapmayan veya özel problem olarak değerlendiren de pasif adaletsizdir.[12]

Shklar, Giotto’nun The Arena Chapel in Padua isimli yapıtında, adaletsizliğin nasıl resmedildiğini belirtir. Eserin “Last Judgement” kısmında, cehennemin korkutucu tarafı ortaya konmaktadır. Giotto’nun adaletsizlik yüzü soğuktur. Hırsızlar, caniler vardır ve ancak hiçbir şey yapmayan pasif adaletsizler de vardır.[13] Onları yöneten bir tiran da bulunmaktadır. Tam anlamıyla adil olmayan insanı burada görürüz. O, en bariz şekilde başkalarının hayat ve onurunu ortadan kaldıran kişidir. En azından da kendi veya başkasının davranışlarının sonuçlarına aldırmayan kişidir. Adil olmayan kişi sadece ihlal eden kişi değil, ahlaki bakımdan da kusurlu olan kişidir. Adil olmayan kişi öncelikle kendine adil olmayabilir. Bu Platon’un görüşü olup, adil olmayanın neyi hak ettiğini bilmeyen veya yanlış olarak yönlendirilen olarak belirtilir. Akılcı olmamak, kontrol edilmeyen güdüler, adil olmayan davranışlara götürebilir. Bu anlamda adaletsiz kişi başkalarına olduğu gibi kendine de adaletsizdir. Bu bağlamda insan, adaletsiz kimliğiyle en fazla kendine zarar verir.[14]

Adaletsizlikten hareket etmeden ve adaletsizlik durumlarını görmeden, tanıyamadan, boş adalet tasarımları bu anlamda, gerçeklikte cevabınızı bulamadığımız birçok şeye yol açar. Adaletsizlik yanı başımızdadır ve tüm çıplaklığıyla da yanımızda durmaktadır. Ancak bu kadar yanımızda olan adaletsizliğin farkında olmak, görmek gerekir.

Görmenin anlamı[15]

Görmenin anlamını edebiyat eserlerinden hareket ederek ortaya koymak mümkündür. Saint Exupéry’nin ünlü eseri Küçük Prens bize görmenin anlamı üzerinde ipuçlarını verir. Burada görmek gönül gözüyle görmektir.

-…İnsan en iyi gönül gözüyle görür. İçyüzünü göz sezemez, gönül

sezer.

Küçük Prens de unutmamak için:

-İçyüzünü göz sezemez, gönül sezer, diye tekrarladı.[16]

Bu bağlamda görmek, bakmak demek veya bir kişiyle göz teması kurmak da değildir. Görmek kavramı insanı görmekle ilgilidir. Dolayısıyla insanı görememek ve onun “zarar görüyorum” çığlığını duymamak adaletsizliktir.

Küçük Prens’ten hareketle adaletsizliğin, ancak gönül gözüyle görülünce gerçekleşeceğini belirtmek mümkündür. Gönül gözüyle görmek ,belirli değerler eşliğinde, örneğin sevgi gibi, görmek demektir.

Bilgisel adaletsizlik: Gönül gözüyle görmek kolay mıdır?

Kolay değildir. Yerleşmiş kalıplarla düşünmek, klişeler ve mitlerle beslenen önyargılar ve önyargıların kalın ve açılması zor o perdesi, görmeyi başlıca engelleyen faktörlerdendir. Bunlar günlük yaşamımızda o kadar yer alır ki, başka türlüsünü düşünmemizi mümkün kılmaz. Önyargılar o kadar fazladır ki, birinin farkındalığını sağlayayım derken diğeri ortaya çıkar. Bu tür önyargıların altındaki kişiler ise seslerini çıkaramazlar veya öldükten sonra seslerini duyururlar.

Dead Women Talking başlıklı kitap, edebiyat eserlerinde neden ölü kadınların konuştuklarını araştırmayı amaçlar. Edgar Allan Poe, Emily Dickinson, Henry James ve William Faulkner gibi başlıca yazarların eserleri arasında ölü kadınların konuştukları görülmektedir. Bu kadınlar sadece kendi yaşamlarıyla ilgili değil, dönemlerinin politik, adalet ve tarihsel sorunlarını da dile getirmektedirler. Bu kadınların ölümleri bir adaletsizlik sorununu açıklamaktadır. Kendileri için konuşmakta, toplumsal cinsiyet ve sesini duyurma, cinsel şiddet, ırk adaletsizlikleri gibi sorunları ortaya koymaktadırlar.[17] Öte yandan diğer edebiyat eserlerinde daha çok kadınların sessiz kalmaları ve/ veya kendi iç sesleriyle konuşmaları söz konusudur. Orhan Kemal’in eserlerinde, örneğin El Kızı gibi, toplumsal cinsiyet önyargıları altında seslerini çıkaramayan kadınları görürüz. Öte yandan Pınar Kür’ün Asılacak Kadın başlıklı eserinde Melek şöyle dile getirir sessizliğini:

Hiçbirşey demedim ağzımı açmadım ne diyecem ki karşıma dikilmiş bir sürü büyük adam karalar giyinmişler biri de kadın kadın olanı daha bi iyi daha bi yumuşak bakıyo ama erkeklerin tümü de kötü kötü dikmişler gözlerini hele o en ortada oturan koca bi adam gözleri ağu saçıyo bıraksalar sanki o dakka üstüme çöküp boğuverecek aynı Hüsrev Bey gibi aynı üvey ağam gibi tüm ötekiler gibi amma hepsinden büyük bi adam bu her birinden üstün konuştu mu herkes susuyo kime sen konuş dese o konuşuyo ben ne diyem ne konuşam böyle bi adama karşı bi şey demedim elbet hiçbişey demedim diyeceğim ne var ki zati kendileri anlattılar herbişeyi bir bir dediler hep ettiklerini bebelere ne ettiğimi soran olmadı Hüsrev Beyi ben vurmadım Hüsrev Bey ölmedi ki kedileri soralardı anamın ikiz bebelerini soralardı kocakarıyı soralardı he ya ben öldürdüm yo öldürmedimse de öldüreydim keşki her zaman derim lakin Hüsrev beyi öldürmek benim neyime hem o ölmedi ki ölmez ölmez bin yıl geçse hortlar [18]

Bu anlamda sessizlik karşımıza sesini çıkaramamayla ilgili olarak çıkar. Esasen sessizliğin farklı anlamları söz konusudur. Örneğin sessizliğin bir şeyi kabullenme, sesinin çıkarılmasını engelleme ve bir direnme olarak sessizlik gibi farklı anlamları söz konusudur. Miranda Fricker, sessizliğin negatif ve pozitif yanları bulunduğunu belirtmektedir. Negatif boyutunda sessizlik, Asılacak Kadın’daki Melek gibi, seslerini çıkarmaları önlenen kişilerin sessizliğiyle ilgilidir. Sessizliğin pozitif boyutu ise dinleme, dinleyerek öğrenme ve sesleri duyulamayanların seslerini duyma anlamına gelmektedir.[19]

Adaletsizlik, sessizliğin negatif yanıyla ilgilidir. Bu tür sessizlikle karşılaşan kişiler de, örneğin hâkimler, “Sükût ikrardan gelir” klişesiyle adaletsizliği belirlerler. Asılacak Kadın başlıklı eserde Meleği yargılayan hakim de bu klişeden hareket eder:

Hiçbirşey demedi. Duruşma boyunca bir tek söz çıkmadı ağzından. Olcak iş midir. Görülmüş müdür sanığın böylesi. Hep bir şeyler söylemek için çırpınırlar. Sorduğunuzun on katını anlatabilmek için yırtınır dururlar. Zorla susturursun. Buysa hiç konuşmadı Bütün sualleri cevapsız bıraktı. Böylece geçsin zapta. Son sözü soruldukta sükût etmiştir. Duruşma boyunca hiçbir soruya karşılık vermemiştir. Sağır ve dilsiz olmadığı doktor raporuyla tespit olunmuştur. Hep sustu. Öyle domuz domuz bakıp durdu sadece. Son celsede karar okunduğunda bile.[20]

Hâkim önyargılarıyla hareket ederek, karşısındakinin sesini bu şekilde duymaz.[21] Bu nedenle, sessizliğin negatif yönü çerçevesinde karar verir. Bu da bilgisel (epistemik) adaletsizlikle ilgilidir. Bilgisel adaletsizlik, Fricker tarafından ortaya konarak, önyargıların nasıl adaletsizliğe yol açtığını bize göstermektedir.

Bilgisel adaletsizlik

Fricker bilgisel adaletsizliğin, bilen olarak karşımızdakinin yadsınması, görmezden gelinmesi veya yok sayılması yoluyla gerçekleşebileceğini belirtir. Fricker, bilgisel adaletsizliği, tanıklığa ilişkin adaletsizlik ve hermeneutik adaletsizlik olarak adlandırır. Tanıklığa ilişkin bilgisel adaletsizlik, dinleyenin, karşısındaki kişinin tanık olarak sözlerine itibar etmemesiyle ilgilidir. Hermeneutik adaletsizlik ise, ortak yorumlama anlayışları veya düşüncelerinin, belirli kişileri veya grupları onların deneyimlerine yer vermeyecek şekilde dışlamalarıyla ortaya çıkan adaletsizlik durumudur.[22]

Edebiyat eserleri sosyal adaletsizliği ve yargıya ilişkin yanlış kararları ortaya koyarak yargısal adaletsizliği gözlerimizin önüne serer. Yaşar Kemal ve Orhan Kemal gibi yazarların eserleri sosyal adaletsizliği ortaya koyar. Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarların eserleri de, yargılama sırasında kaçırılan noktaları belirler.

Tanıklığa ilişkin adaletsizlikte, bilen olarak dinlenmeyen kişiler özellikle toplumdaki avantajsız gruplara ait olanlar ve seslerini duyuramayanlardır. Örneğin, aile içi şiddet davalarında kadınların şikâyetlerinin dikkate alınmaması tanıklığa ilişkin adaletsizlik örneğidir. Aynı şekilde, LLGTB bireylerinin uğradıkları haksızlıkları dile getirmelerinde dinlenmemeleri de tanıklığa ilişkin adaletsizliktir.  Bu tür durumlarda, kadın olmak, eşcinsel olmak, farklı ideolojiden olmak, etnik köken vb gibi ayrımcılık nedenlerine dayalı önyargılar, bu gruplara ait kişilerin “Zarar görüyorum”, “Acı çekiyorum” şeklindeki çığlıklarının duyulmasını engellemekte ve adaletsizliğe neden olmaktadır. Bu tür önyargılar, Asılacak Kadın’daki Melek’te o kadar barizdir ki, onun “Zarar görüyorum” şeklindeki çığlığını dahi mümkün kılmazlar. Melek sesini çıkarsaydı bile hâkimin onun sözüne itibar etmeyeceği ise yukarıda belirtilen alıntıda açıkça ortaya çıkmaktadır.

Hermeneutik adaletsizlik ise hukukta en fazla aileyle ilgili konularda ve cinsel suçlarda görülür. Özellikle tecavüzle ilgili olarak önyargıların hâkim olduğu eril bir kültür vardır ki, bu kültür kapsamına girmeyenler değerlendirmeye dahi alınmaz. Şöyle ki bir cinsel ilişkinin tecavüz olup olmaması, rızanın olup olmamasına bağlıdır. Peki rızanın olup olmadığı nasıl anlaşılır? Burada eril kültürdeki önyargılar rızanın anlamını belirler. Bu önyargılardan en önemlisi, tecavüze uğrayanların, şiddet uygulayana ciddi bir şekilde direnenler ve fiziki yaralamalara maruz kalanlar olduğuna ilişkindir. Bu bağlamda tecavüze uğrayanların deneyimleri, eril kültürde yer almaz. Eril kültür ancak kendi anlayışına uygun olanın zarar verme çığlığını duyar. Orhan Kemal’in El Kızı eserindeki Nazan’ın, bu anlamda tecavüze uğraması bir ifade etmeyeceği gibi, karşılaştığı eril kültür onu iyice sessizleştirir.

Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek başlıklı eseri de bilgisel adaletsizliği, Asılacak Kadın gibi, yargılamayla ilgili olarak ortaya koyar. Asılacak Kadın toplumsal cinsiyetle ilgili önyargıların nasıl adaletsizliğe yol açtığını ortaya koyarken, Bülbülü Öldürmek ırka dayalı önyargıların nasıl adaletsizliğe yol açtığını serimlemektedir.

Bülbülü Öldürmek başlıklı eserde Tom Robinson’un siyahi olmasına dayalı önyargıların nasıl yanlış yargı kararına yol açtığını görmek mümkündür. Tim Robinson beyaz bir kadına tecavüzle suçlanıp yargılanırken, ona ilişkin ırkçı önyargıların gerçek delillerin nasıl önüne geçtiği görülmektedir.[23] Romandaki Tim Robinson’un durumu bu anlamda tanıklığa ilişkin bilgisel adaletsizliğin başlıca örneğidir. Bu tür adaletsizlik yapısal adaletsizlik türüdür. Zira belirli bir sosyal kimliğe ait olmakla ilgili sürekli türetilmektedir.[24] Yani Tim Robinson’un siyahi kimliğine dayalı olarak yapılmaktadır. Asılacak Kadın’daki de toplumsal cinsiyete dayalı olması anlamında sistematik adaletsizliğin bir diğer örneğidir.

Gönül gözüyle görmek: Dertlenerek ilgilenmek[25]

Dertlenerek ilgilenen kişi, gördüğü adaletsizlikten sorumlu olduğunu hemen kavrayan kişidir. Savaşlardan, açlıktan, işkencelerden, her türlü ayrımcılıktan sorumlu olduğunu kavrayan kişidir. Başını çevirip de gitmeyen kişidir. Edebiyat da işte bunun için vardır: Bize unutturmamak için.

Edebiyat eserleri sosyal adaletsizliği ve yargıya ilişkin yanlış kararları ortaya koyarak yargısal adaletsizliği gözlerimizin önüne serer. Yaşar Kemal ve Orhan Kemal gibi yazarların eserleri sosyal adaletsizliği ortaya koyar. Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarların eserleri de, yargılama sırasında kaçırılan noktaları belirler.

Adaletsizlikten çıkış yolunun da hukuk normlarında değil, sevgide bulunduğunun izlerini yine edebiyat eserlerinde görürüz. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri’nde İvan, “Tanrı yoksa her şey mubahtır” der. Bu anlamda, adaletsizliğin hep süreceği ve üstesinden gelinemeyeceği düşünülür. Ancak bu düşünce İvan için bile katlanılmazdır. Eserin diğer kahramanı Alyoşha ise sevgiyle adaletsizliğin yenileceğini düşünür.[26]

Alyoşha, adaleti beklerken adaletsizlikle karşılaştığında ve bu da klişelerle yüklü adaletsizlik olduğunda öncelikle şaşırır. Karamazov Kardeşler romanında Rahip Zosima dedenin ölümü, ona çok bağlı Alyoşha’yı oldukça sarsar. Gelenek gereği, ölen rahiplerin vücudu yıkanmadığı ve sadece silindiği için Zosima dedenin bedeni de yıkanmaz. Ancak vaktinden önce cesedi kokmaya başlar. Bu da Tanrı’nın işareti olarak söylentiler arasında yer alır. Alyoşa’yı sevdiği kişiyle ilgili bu söylentiler önce şaşkınlığa uğratır, ama ardından toparlanır.

Yalnızca, bozulduğuna inandığı (bu yüzden de yüreğini derinden yaralayan) “yüce adaletin” yerine gelmesini istiyordu. Bu “adalet” Alyoşha’nın umutlarında, olayların da akışının zoruyla, cesedinden beklenilen bir mucize tutkusuna dönüşmüşse ne çıkar bundan? ….Ama tutkuyla beklediği mucize değil adaletti, adalet! Dünyada herkesten üstün tutulmasının gerektiğine bütün varlığıyla inandığı insan, hakkı olan üne ulaştırılacak yerde birden küçük düşürülmüş, rezil edilmişti! Niçin? Kim vermişti bu kararı? Kim böyle düşünebilir, karar verebilirdi? Alyoşa’nın deneyimsiz, bakire yüreğini birden ezen sorular bunlardı işte.[27]

Alyoşa, sevgiye tutanarak adaletsizlikle baş edileceğini eserin sonunda açıkça gösterir bize. Kardeşi Mitya’nın adaletsiz bir şekilde yargılanıp ona ilişkin adil olmayan karar verilmesi ve diğer kardeşinin ağır hastalığı yanında, Alyoşa’nın İlyuşa’nın ölümünde yaptığı konuşma bu noktayı açıkça vurgular.

Bir zamanlar taşladığımız zavallı çocuğu (köprünün altında… anımsıyor musunuz?) sonra nasıl sevdiğimizi, nasıl toprağa verdiğimizi unutmayalım. Temiz kalpli, cesur, iyi bir çocuktu…. Bizi olduğumuzdan iyi yapan o zavallı çocuğa duyduğumuz sevginin tatlı, huzur veren duygusunu hiç unutmayalım.[28]

Alyoşa, bizi adaletsizlikten kurtaracak olanın da erdemler olduğunu, iyi insan olma yolunda güzel anıların yol göstereceğini belirtir. Alyoşa haklıdır. Bu erdemlerin başında da dertlenerek ilgilenmek gelir. Zira dertlenerek ilgilenince, bir başkasıyla birlikte gerçek insan kimliğimize kavuşuruz.

Bu bağlamda dertlenerek ilgilenmek, adaletsizliği görmenin başlıca koşulunu oluşturur. Dertlenerek ilgilenmek, kayıtsız şartsız, yani hesap kitaba dayalı olmayan sevgi demektir. Dertlenerek ilgilenmek, kendine dert edinmektir. Bu da sevgi değeriyle birlikte olur. Ancak dertlenerek ilgilenen kişi, gerçekliği bütün çıplaklığıyla görme çabası içinde olur. Asılacak Kadın’daki Melek’in içinde bulunduğu şartları bütünüyle ve tüm çıplaklığıyla, yani önyargılara dayanmaksızın kavrar. Dertlenerek ilgilenen kişi, önyargılar altından seslerini çıkaramayanları görür. Onlara ne olduğunun farkına varıp, “Zarar görüyorum” çığlıklarını duyar.

Bu bağlamda, dertlenerek ilgilenmek, karşımızdakine adil ve sevgiyle yaklaşmak demektir. Onun tekliğini, içinde bulunduğu durumun karmaşıklığını dinleyerek kavramak demektir. Bunu yaparken, karşımızdakinin insan olarak yüzünü sadece görmek değil, onun yüzünü unutturmaya yol açan nedenleri de görüp, bunlara karşı mücadele etmek demektir. Pasif adaletsiz olmamak demektir. Dertlenerek ilgilenmek karşısındakinde kendi insan yüzünü görüp, onu harekete geçirmekle ilgilidir. Bu bağlamda dertlenerek ilgilenmek, kişinin kendine insan olarak sorumluluğunun, başkasına olan insan olarak sorumluluğuyla birleşmesi demektir. Bu, sınırsız bir sorumluluktur. Dertlenerek ilgilenen kişi, gördüğü adaletsizlikten sorumlu olduğunu hemen kavrayan kişidir. Savaşlardan, açlıktan, işkencelerden, her türlü ayrımcılıktan sorumlu olduğunu kavrayan kişidir. Başını çevirip de gitmeyen kişidir. Edebiyat da işte bunun için vardır: Bize unutturmamak için.

-İnsanlar bu gerçekleri unuttular. Ama sen unutma. Ehlileştirdiğin her şeyden sorumlusun, ömrünün sonuna kadar. Gülünden sorumlusun.

Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:

-Gülümden sorumluyum.[29]

 
[1] John Rawls’la ilgili bkz. Gülriz Uygur, “John Rawls”, Siyaset Felsefesi Tarihi , Editörler A.Tunçel-K.Gülenç, Doğu Batı, Ankara 2013.
[2] Judith Shklar, “Giving Injustice Its Due”, The Yale Law Journal, 1989, s.1136.
[3] Shklar, s.1137.
[4] Amartya Sen, The Idea of Justice ,Penguin Books 2010, s.20.
[5] Shklar, s.1135.
[6] Shklar, 1989, s.1135.
[7] Sen, s. vii
[8] Desmond Manderson, “Foreword: Social Injustice”, University of New South Wales Law Journal, Vol.35, 2012, s.408.
[9] Michael Trice, Encountering Cruelty: The Fracture of the Human Heart, Brill 2011, s.328.
[10] Manderson, s.411.
[11] Shklar, s.1142.
[12] Shklar, s.1143.
[13] Shklar, s.1145.
[14] Shklar, s.1146.
[15] Ayrıntılı bilgi için bkz. Gülriz Uygur, Hukukta Adaletsizliği Görmek, Türkiye Felsefe Kurumu Yayını, Ankara 2013.
[16] A. de Saint Exupéry, Küçük Prens, Çev. Azra Erhat, Yankı Yayınları, İstanbul 1968, s.68.
[17] Bu konuda bkz. Brian Norman, Dead Women Talking: Figures of Injustice in American Literature, John Hopkins University, 2014.
[18] Pınar Kür, Asılacak Kadın, Everest Yayını, İstanbul 2003, ss.37-38. (Aynı eseri Gülriz Uygur, Hukukta Adaletsizliği Görmek, başlıklı çalışmada da kullandım).
[19] Miranda Fricker, "Silence and Institutional Prejudice”, Out From the Shadows: Analytical Feminist Contributions to Traditional Philosophy, eds. Sharon Crasnow and Anita Superson (OUP 2013)
[20] Kür, ss.23-24.
[21] Bu konuda bkz. Gülriz Uygur, Hukukta Adaletsizliği Görmek, Türkiye Felsefe Kurumu Yayını, Ankara 2013, ss.157-158.
[22]Miranda Fricker, Epistemic Injustice: Power&the Ethics of Knowing ,Oxford University Press 2007, 2
[23] Fricker, 2007, s.23.
[24] Fricker, 2007, s.27.
[25] Ayrıntılı bilgi için bkz. Gülriz Uygur, Hukukta Adaletsizliği Görmek, Türkiye Felsefe Kurumu Yayını, Ankara 2013.
[26] Richard Clark Sterne, Dark Mirror. The Sense of Injustice in Modern European and American Literature, Fordham University Press, 1994, s.168.
[27] Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, Çev. Ergin Altay, iletişim Yayınları, İstanbul 2009.
[28] Dostoyevski, s.793.
[29] Exupéry, s.69.
İllüstrasyon: Yeşim Paktin