Selin ONGUNsongun@t24.com.tr
"Kandırılan, dağda, kırsalda öldürülen teröristler de bizim çocuğumuz...”
Bu sözler, hükümetten Genelkurmay'a, TÜSİAD'dan medyaya uzanan geniş bir alanda giderek büyüyen ortak bir paydayı ifade ediyor.
Peki o insanlar kim, nasıl ve neden dağa çıkıyorlar, kendileri gibi gencecik çocuklara ateş açmayı nasıl göze alıyor, nasıl kendi hayatlarından bile bu kadar kolay vazgeçebiliyorlar? Sorular zor, sorun çetin. Ama derin bir nefes alıp bu soruların yanıtlarını aramalıyız.
Evet, “o çocuklar” kendilerini nasıl dağa tayin ediyorlar?
Kulak verelim:
“Umutsuz gençleri kandırıp, dağa çıkarıyorlar, gibi bir bakış gerçekleri yine inkâr etmek demek. Ben 16 yaşında, bilinçli olarak dağa gittim; ulusal bilince sahiptim. İnkâr politikalarına karşıydım. Öyle ani bir karar değildi benim için. Aileme bu düşüncenin aklımın bir yerinde olduğunu asla hissettirmedim. İki yıl kadar bu düşünceyi kendi içimde tartıştım(…) Ben Kürtçe alfabeyi dağda öğrendim. Kâğıt kalem kullanarak değil, karın üzerine çizilen harfleri ezberleyerek öğrendim Kürtçe’yi. O zaman yıllar sonra biri bana Kürtçe şiir kitapların olacak, biyografine de ‘Belki karın belleği yoktu ama ben o harfleri belleğime kaydettim’ yazacaksın dese, inanmazdım. Buna beni kimse inandıramazdı. Ama şimdi orada, okuma eğitiminde yazdığım ilk raporu hatırlıyorum ve ‘Keşke hepimiz için hayat başka türlü olabilseydi’ diyorum.”
Yukarıdaki bu sözler, çağdaş Kürt şiiri üzerine okuma yapanların son yıllarda “parmakla gösterdiği kalem”lerden biri sayılan Fatma Savcı’ya ait.

Fatma Savcı, Mardin Nusaybin’e bağlı olan Girêmîran Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. 16 yaşında, köydeki üç kız arkadaşıyla birlikte PKK’ya katılmak için dağa çıktı. Bir buçuk sene sonra, 1992 yılında tutuklandı, 2003 yılında serbest kaldı. Savcı’nın Kürt edebiyatı çevrelerinde alkış toplayan Gulên Qasid (Güllerin Elçisi), Xêwnên Zîvîn (Gümüşi Rüyalar), Bîra Bîrîne (Yaranın Belleği) adlı şiir kitapları cezaevinden çıktıktan sonra yayımlandı.
Halen Kürtçe televizyon kanallarında yayımlanan çeşitli programlara metin yazarlığı yapan Savcı’nın öyküsüne, “Bu çocuklar da bizim” diyenler için kalın bir parantez açtık.
Daha önce gazeteciler ile siyaset konuşmadığını, “edebiyat kimliğini önemsediğini” belirten Savcı söyleşinin sonunda serzenişini şu soruyla aktardı: “Keşke edebiyat da konuşabilseydik şimdi. Ama savaş hepimizin ruhunu işgal etti. Şimdi bu söyleşiyi okuyanlar arasında, ‘Acaba nasıl şiirler yazmış?’ diyenler mi, yoksa direkt ‘Bölücü şair’ yaftasını uygun görenler mi daha büyük bir kalabalık oluşturur?”
‘Kürt-Türk kardeşliği aslında var olmayan bir söylem’ - Söyleşiye başlamadan önce ifade etmiştiniz; “Kardeşlik her gün, herkesin dilinde ama içimizde sahiden ne var; keşke gerçekten birbirimizin ne hissettiğini bilsek… O zaman ‘Kürtler-Türkler, biz kardeşiz’ söyleminin içini doldurabilirdik belki.”Doğru, ben bu kadar uzun ve korkunç bir savaşın kardeşliğe sığabileceğini kabul etmiyorum, kardeşlik aslında var olmayan bir söylem.
‘Cezaevinden çıktıktan sonra yumuşamadım’- Siz örgüt üyeliği nedeniyle 12 yıl cezaevinde yattınız. Önce genel bir izlenim edinmek için soralım; “Çocukluğunu dağda, PKK kamplarında, gençliğini cezaevinde geçiren birinin daha radikalleşmesi mi gerçekçi? Mesela siz cezaevinden çıktığınızda nispeten “yumuşamış” mıydınız?Hayır, yumuşamamıştım. Kürt sorunu konusunda devletin yaptıklarını bağışlamayacak biriyim ben. Hatta kardeşlik kavramını da kullanmayan biriyim. Bunun nedeni sadece cezaevi süreci değil. Öncesi ne olacak; yanlışlıklarla, acılarla dolu bir tarih var arkada. Evet, Türkler de bu savaşta çok zarar gördü. Ama Türk toplumu devletin politikalarına sessiz kalarak, bilinçsizce de olsa, bu yanlışlıklara destek verdi. Anneler, çok masumlar; oğulları ölüyor, canları yanıyor. Ama nasıl feryat ediyorlar; “Devlet sağ olsun.” Bu benim yüreğimi yumuşatacak bir şey değil. Dürüst olalım, duygularımızı, acılarımızı, yaşadıklarımızı karşılıklı olarak inkâr etmeyelim. Bunu söylediğim için çok üzgünüm ama ben “Kardeşiz” diyemem. Bunu inanarak söyleyemem.
- Siz bu cümleleri hırsla kurmayınca daha çok merak ediyoruz; filmi en başa alsak?Keşke mümkün olsa da alabilsek. (Gülüyor)
- Yardımcı olalım; 1974 yılı, Mardin, Nusaybin…Girêmîran köyü, bizim köyün adı buydu. Mirlerin tepesi anlamına gelir. Türkçe “Girmeli” olarak değiştirildi. Orada doğdum, ilkokulu orada okudum.
‘Annelerimizin ölen asker melek sözü bizim kuşak için öyle olmadı’- Kaç çocuklu bir aile?Annem babamın ikinci eşi, ilk eşi ölmüş. Babamın ilk eşinden beş çocuğu varmış, annemden sonra üç çocuğu daha olmuş, yani sekiz kardeşiz. Ben dört yaşındayken babam ölmüş. Ama doğal bir ölüm değil. Köy kavgası sırasında bir asker, babama tüfeğinin dipçiğiyle vurunca hayati bir yara almış, doktora gidemediği için dayanamamış.
- Aileniz politik miydi?Hayır, babam bölgede “söz ustası” diyerek kabul gören bir adammış. Güney Kürdistan’da süren mücadeleyi takip eder, Kürt kimliğine sahip çıkar ama Kürt hareketiyle aktif ilişki kurmazmış. Ağabeylerim de öyle. Hatta bir ağabeyim politikadan özellikle kaçan biriydi. Ama başka bir köyden yapılan “Şu kişilerin örgütle ilişkisi var” ihbarı üzerine tutuklanmıştı. 45 gün sonra köye geldiğinde tanınmayacak haldeydi; zayıflamıştı, vücudunun şekli değişecek kadar dayak yemişti. Oysa onun ne örgütle, ne de politikayla ilgisi vardı. Şimdi düşünüyorum; annelerimiz “Ölen asker melek olur” derdi. Hâlâ da bu kanaat vardır onlarda. Ama bizim kuşak için böyle olmadı; “Askerden korkacaksın!” Algı buydu. Sadece siyasi baskınlar değil, kaçakçılık gibi nedenlerle de köye asker gelirdi. Hafızam, kocaman adamların, köy meydanında nasıl dayak yedikleriyle dolu. Onur kırıcı birçok sahne. Diğer yanda şu; bizim orada Türkçe konuşmak ayıptı, soysuzluktu. Asimilasyona karşı oluşan bir refleksti bu; şehre gittiğinde bir dükkâna gidip Türkçe bir şey isteyen biri de yadırganırdı. Köye gelen öğretmenler ise şart koşardı; “Okulda kaç kelime Kürtçe konuşursanız o kadar para vereceksiniz.” 15 günde bir ailemizden şeker, çerez parası gibi küçük paralar alınca öğretmene verirdik.
- Aileniz varlıklı mıydı?Tarlamız vardı, pamuk ekiyorlardı. Babam öldükten sonra yine tarlaları ekip biçerek geçindik. Büyük ağabeylerim de yardımcı oldu. Yokluk görmedik, ama durumumuz çok da parlak değildi. İlkokulu bitirince devam edemedim. Sadece beş sene okudum. Hatta öğretmenimiz, Samsunlu Türk bir solcu, evimize gelip anneme “Kızınızı okutmaya devam edin” demişti. Olmadı, annem kabul etmedi.